24 Mart 2011 Perşembe

Deliliğin Sınırındaki Durgunluk

elle tutulup gözle görülebilen, fakat dokunmak istendiğinde, dokunup da tamamen manalandırılmak istendiğinde kaybolan ruh hali. nefesini nefesinizde hissedersiniz. yaşadığınızı, yaşıyor olduğunuzu kendi kendinize ıspat için iyice sokulursunuz kendisine. hatta çizgi filmlerdeki gibi içinden geçersiniz. içinden geçersiniz de rahatsız olmaz kendisi.

bazen suskunlukla eşdeğerdir. çoğu zamansa konuşmakla. bu konuşmak gündelik hayatın gündelik konuşmalarından değildir ama. bu konuşma suskunluğun çığlığıdır. yakıp yıkmamanın, yakıp yıkamamanın suskunluğu. keşkelerin sırtına bindirip gönderirsiniz aklınızı. size ise deliliğin sınırındaki durgunluk kalır. ne ötesini görürsünüz ne de berisini. hele ki gece denen canavar sizi yiyip bitirdiğinde, kemiklerinizi un ufak edip de bedeninize doldurduğunda daha da dayanılmaz olur. bu dayanılmazlıkta düz yazıyla şiir yazarsınız. yazarak ağlarsınız. parmak uçlarınızdaki karıncalanma, ve göğüs kafesinizdeki boşluk kendini kabul etirir. bir sigara yakarsınız. o sigarayı yaktığınız an yalanla gerçeği ayırmak için kendini yakan roman karakteri gelir aklınıza. "acaba" dersiniz, "acaba ben de mi öyle yapsam? kendimi değil de gerçekliğini merak ettiğim herkesi ve her şeyi mi yaksam?"

sigaranızdan çektiğiniz ilk nefesin dumanını boşluğa gönderdiğinizde rahatlarsınız. sorunuz da yanıtsız kalır. anlık bir rahatlama ve anlık bir sessizliktir bu. çünkü hasta bir ruhun rahatlaması için psikolojik tedaviye değil gerçek bir sevgiye ve samimiyete ihtiyacı olduğunu bilirsiniz. doktorunuz kendiniz olmuşsunuzdur her mutsuzluktan sonra. hastanız ise ruhunuz. bitmek bilmez tedaviler, telkinler, dayatmalar, can çekişmeler. bitmez! hiçbiri! akılla başlayan bu serüven deliliğin sınrındaki durgunlukta bekler sizi. elinde bir demet papatyayla değil, bilinmezliğin ve hissizliğin acziyetiyle.

Mutsuzken Bir Kamyon Dayak Yemiş Gibi Hissetmek

koyar adama. yedi ceddini siker en kral delikanlının. he ya, serde delikanlılık ve yiğitlik var ya, koyar işte. bu delikanlılık ve yiğitlik da artık kimin umrundaysa? sen sadece kendini kandırırsın, ulvi kavramların hepsi uydurmadır çünkü. sen ise tesadüfen bulduğun 2 dakikalık bir şarkıyı tekrara alıp ruhun uyuşana kadar dinlersin. ve şarkının son kısmında "bu şarkıyı bir de müslüm baba söylese ya" dersin sessizce. çaresizlik bir ilmek olur da boynuna geçer. ayaklarının altında ise ne bir sandalye ne de tabure olur. sevdiklerin, saydıkların uçurumdur artık. ve sen onlardan düşersin. tepe taklak. düşerken de çırpınırsın. elleri arkadan bağlı, ilmek boynunda bir idam mahkumu gibi. ciğerin sökülür. dilin ağırlaşır ağzında. seni kendi vicdanına bırakır vicdan sahipleri. suçun nedir peki? suçun nedir? 

"suçum nedirrrr!" karanlığı deler bu cümle. "suçum nedir lan benim?" 

cevap yok. cevaplar yok. saklanır herkes bir köşeye. bu saklananlar içerisinde ise en tehlikelisi karanlığa saklanan cevaplar olur. seni inandıklarınla, seni sevdiklerinle, seni sevdiklerini sandıklarınla gırtlak gırtlağa getiren cevaplar. soru yok ki aslında. sorun yok ki. bazen kendi hastalıklı ruhunda ve beyninde gerçekleştirdiğin, gerçekleşmesini umduğun her şeyin bir yansımasıdır hayat. illüzyondur belki de tüm gördüklerin. yaşadıkların. yaşadığını sandıkların. gösterinin bitip herkesin evine dağılması içinse ölüm gerekir. ya da gerçek bir yıkım. bu çözer mi peki? allak bullak edilmiş hayatlar ve sen? dibine dinamit döşenip patlatılmış bir gelecek ve sen? düşünceden oluşan balyozlarla duvarları yıkılmış bir ev ve sen?

çözüm nedir? çaresizliği yenecek güç nedir? bu bitkinliği ve can yanmasını dindirecek çözüm nedir? ya da kimdedir? yeni bir bilinmemezlik daha eklenir uzaydan soru işareti olarak gözüken sana. 
aldırış etmez hiç kimse. bir kamyon dayak yemiş gibi olursun. kemiklerin sızlar. önce "uyku" dersin sessizce. "uyumak" dersin sonra. kendinden geçmek için. ölüm gelir o an aklına. uykuların en uzunu ve en güzeli olan ölüm. çözüm müdür gerçekten? bilinmez. tornavida yemiş gibi dolanırsın ortalıkta. hastayken tedavi edilip tekrar vahşi doğaya salınan yavru bir hayvan gibisindir. şaşkın, ürkek ve çaresiz.

vahşi doğaya salındığında bir uyuşma başlar ayak parmaklarından. bacaklarını takip edip karın boşluğunda gezer yılan gibi. oradan göğüs kafesine geçer. oydukça oyar, sıktıkça sıkar. yaktıkça yakar. elini kalbinin üzerine götürüp hızlı hızlı çarpan kalbini dinlersin. her sabah şiş bademciklerle uyanmanı her gece içtiğin onlarca sigaraya bağlayamazsın.
yorgunsundur. dünyanın en erdemsiz savaşını verdiğinden mi yoksa varolmuş ve varolabilecek en erdemli kavgayı kendi ruhun ve kalbinle verdiğinden mi? bilinmez.

hiçbir şey bilinmez bu boşlukta. uzay boşluğunda salınan, cürmü kadar yer yakamayan bir ölümlüsündür. ve evet, ölümdür seni durduran. ölümdür sana engel olan. hiç kimse haketmez ölümü. çünkü sen ölümün ne kadar gerçek olduğunu, tadının metal tadına, renginin ise kusmuğa benzediğin 26 yaşının bir yaz sabahında, o zamanlar yaşadığın şehrin araştırma hastanesinde görmüş, görmekle kalmayıp iliklerinde hissetmişsindir.

kelimelerden medet umarsın bu hissediş esnasında. aslında hissedemeyiş. gerçek adı budur bu ruh halinin. bu yüzden bir kamyon dayak yemiş gibi hissedersin. "sabah olacak" dersin bir kaç saat sonra. "ve ben o sabahı etmek için kaç yüz defa daha şu iki dakikalık şarkıyı dinleyip, kendimden geçeceğim. kendi ruhumu aralayıp da o ruhumun görünmez aralıklarından?"


http://www.youtube.com/watch?v=nkt8A8PufRU#start=0:00;end=2:11;autoreplay=true;showoptions=false

21 Mart 2011 Pazartesi

Yatmadan Önce Düş Fırçalamak

farkında olsa da olmasa da bir çoğumuzun yaptığı eylem. farkında değiliz tabii. bırakmışız kendimizi zamanın kıskacına. sanıyoruz ki yarın daha iyi olacak her şey. bırakmışız kendimizi zaman denen denize sırt üstü. sanıyoruz ki bizi yukarı çıkaracak. oysa yüzme bilmiyoruz. ve hantallaşmış bedenlere, ruhlara sahibiz. bu yüzden de battıkça batıyoruz. her yeni insan yeni bir hayal kırıklığıyken öylece debeleniyoruz. bu olayın sonu nereye gider diyenimiz yok. bu mevzunun sonu nereye varır diyenimiz yok. bu film nasıl biter diye bir tahminde bile bulunmuyoruz. sadece bekliyoruz işte. "bitse de gitsek" derdindeyiz.

bunları itiraf edecek güçlü ve sağlam kişilikler yok ama. gri ekranların bağrındaki beyaz zeminlere anlamlı-anlamsız binlerce şey yazıp yazılarımızla çığlık çığlığa bağırıyoruz. duyan kim? duyan olsa da anlayan kim? fırçalıyoruz işte düşlerimizi. oysa son kullanma tarihi geçmiş ve ucundaki tüyler yıpranmış bir fırçadan ibaret hayat. yine de duruyoruz işte. insan bu, ümit etmeden yaşayabilir mi? insan bu, hiç ummadan ve beklenti içerisine girmeden yaşar mı? ben yaşayamadım ve bekleyemedim. o kadar çok fırçaladım ki düşlerimi, aşındı gitti yüzeylerindeki dokular. şekiller. girintiler, çıkıntılar. geriye kalan ise pürüzsüz, dümdüz bir boşluk ve hiçlik.


Hayatı Boyunca İntiharı Hiç Düşünmeyen İnsan

yaşadığı hayattan sonuna kadar memnun olan insandır. ben ki ilk intihar etmeyi düşündüğümde küçük bir çocuktum. hatta bir hafta sonu açlık grevi yapıp pazartesi sabahı patlayana kadar patates kızartması yemiştim. 

çocukken daha farklı algılanıp daha farklı adlandırılıyor bir çok şey. bunların başında da üzülmek ve incinmek geliyor. küçükken bıçak kesiği gibi olan bir acı şimdilerde sadece bir kağıt kesiği. anlık ve şiddetli şimdi ki. fakat eskisi gibi iz bırakmayıp fazla kan kaybına neden olmuyor. 

yıllar evvel ailemin yanına dönmüştüm, 6-7 yıllık bir aradan sonra. fantastik roman karakterleri gibi. o 6-7 yıllık arayı neden verdiğimi hala bilmem. belki de çektiğimi varsaydığım acıların hepsinin nedeni olarak ailemi görmekten kaynaklı bir durum bu. bilmiyorum. çok sevdiği bir insanı cezalandırmak için intihar eden insanlar gördü aha bu gözler. kendini öldürüp de geride kalanlara bir ömür travma yaşatan megalomanlar.
bencil bir adamım ben. gerçek bu. ve egosu en tepede gezinen bir mahlukat. yine de iş sevgi ve saygı olduğunda anlık oluyor kızgınlıklarım. öfkelerim bir nöbet gibi. öncesinde ya da sonrasında doldur-boşalt işlemi yok askerdeki gibi. sadece o anlık. sonrasında ne bir kin ne de hınç. ki içimdeki, her zaman susturmak için çabaladığım o diğer yarım "dişe diş, kana kan, intikam intikam" diye bağırsa da durdurabiliyorum onu. bu yüzden de erteleyebiliyorum kötülük adı altında gerçekleştirebileceğim her şeyi.

yıllar önce işte. döndüm ailemin yanına. hayatımda hiç yakınlaşmadığım kadar yakınlaştım babamla. kolkola yürüdük mesela bir gün ankara'da. ben koca bir adamdım. o ise daha da kocaman olmuştu. benim o zamanki sıkıntılarımın ne olduğuna dair, ne olacağına dair çözümler arıyorduk. babama, çok uzak olduğu bir coğrafyadan gönderilen bir üvey evlat gibiydim. ve dertlerimiz, sıkıntılarımız paralel evrende dahi buluşmuyordu.
bu kolkola gezmelerden birinde, "baba" dedim. "hiç intiharı düşündün mü?" cevabı anlık ve net oldu; "intihar etmek büyük günahtır. kişi, kendisine sunulan canı kendisi alamaz."
"öyle değil" dedim. "intiharın kendisini düşündün mü? bir insanın durup dururken kendini öldürmesini? ruhunu yaratıcıya vaktinden evvel teslim etme cesaretini? belki onurunu? belki de erdemini?"

sustu. verebilecek bir cevap aradı o suskunlukta. anlamadığını hissettim o an babamın beni. albert camus bulantı'yı yazarken babam karneyle fırından ekmek almıştı çünkü. nietzche tanrı'yı öldürürken babam tanrı'ya olan teslimiyetini vei nancını hac vazifesi ile taçlandırmayı düşlüyordu. 
bir anda çıktım kolundan babamın. yanyana yürümeye devam ettik. benim aklımda kişinin kendi canını kendi elleriyle almasının, almayı düşünmesinin binlerce nedeni, babamın aklında ise ruhu hastalanmış ve tedavisi mümkün olmayan bir şekilde kangrene dönüşen oğlunun sıkışmışlığı.

o günden sonra kesildi sohbetlerim. o günden sonra aramıza hayat girdi. para girdi. pul girdi. tüm bu araya girenlere karşın daha da çok anlamaya başladı beni. belki blöf çektiğimi sandı belki de gerçekten ciddiye aldı. yaklaşık 55-60 yıllık ömrünün analizini yaptı kendince. belki de öylesine geçiştirip gitti. ama kaldı işte aklında. ve hiç çıkmamacasına yer etti zihninde.

şimdi o günden geriye kalan sıkışmışlık. ben istanbul'un bir köşesinde sıkışmış vaziyette devam ediyorum varlığıma. babamsa hayatı boyunca bir kere bile intiharın düşünmeden başka bir şehirde. bu ayrılıklara karşın bizi eninde sonunda birleştirecek şey ölüm olacak ne yazık ki. tüm insanları tek çatı altında birleştiren tek yerin mezarlıklar olduğu gibi.
ama insan bu, vazgeçer mi pisliğinden ve gösteriş budalalığından? asla geçmez! mezar taşına sosyal hayattaki ünvanını yazdıran ororspu çocukları gördü aha bu gözler. mezar taşı gökdelenleri anımsatan kahpe soyları!

yine de çözüm yok. çözümünüz yok. isteseniz de istemeseniz de sırt sırta vereceğiz toprağın iki metre altında bir gün. ya da karşılıklı uyuyup yüzyüze bakacağız. gel ki islamiyet'te kıble baz alınıyor gömülme stili olarak. ben yine de öldüğümde dik gömülmek isterim. hem daha az yer israfı. hem de bir kereliğine de ben tepeden bakayım herkese. ve her şeye. üzerime atılacak topraksa göğüs kafesime kadar gelsin sadece. sol elim ise açıkta bırakılsın. bir sigara yakarım belki. 2 metrelik topraktan çukur içerisinde, çırılçıplak bir şekilde, dimdik gömülmüşken. kim bilebilir ölümden sonra bir hayat olduğunu? kim iddia edebilir ölümün gerçekten bir ölüm olduğunu? hiç kimse. hiç!

bize kalansa sadece gökyüzü ile yeryüzü arasındaki sıkışıklığımızı anlamlandırmaya çalışmak. bazen aşkla, bazen seksle, bazen şehvet, bazense şefkatle...
ama benim durumum, ama benim durumum... hepsinin çok ötesinde, ya da berisinde. ne taraftan baktığına bağlı. intihar ve sonrasında gelebilecek ölümse kendimi bildiğim günden beri beynimle kalbim arasında bir yerlerde.


Yabancılaşmak

en kötüsü kişinin kendisine karşı yaşadığıdır. aslında yaşayamadığı. kendi bedeninde ve zihninde sürgün hayatı yaşayan bir beden ne kadar yaşayabilir ki!

ne toplum, ne dil, ne din, ne de toplumu toplum yapan her hangi bir şey kişinin kendisine yabancılaşmasında, kendisi kadar önem arz etmez. edemez.

nasıl etsin ki? kişi olmadan toplum olamaz. ve toplumun yasaları! örfleri adetleri! toplumsuz kişi olabilir ama. toplumsuz kişilerle doludur insanlık tarihi. kişiliksiz kişilerle. 
modern zamanlarda artık moda olan tek şey var; her kişinin en aşağı 3 kişiliği kusursuz şekilde canlandırması. yaşaması. hayatına adapte edip de tüm gününe eşit aralıklarla, manik depresif gel-git'lerle yerleştirebilmesi.

yabancılaşmak o kadar da can yakmıyor artık modern zamanlarda. yoksa yakıyor da benim mi haberim yok. yoksa yaşadığım başlı başına cehennemin baş konuğu olma durumu mu?
yoksa yaşadığım kendimden milyarlaca ışık yılı uzaklığa gidip de oradan kendime ve tüm topluma bakmak mı?
yoksa yaşadığım şey, yaşadığımı varsaydığım şey, uzaya gönderilen ilk maymunlar gibi kişiliğimi ve benliğimi çok çok uzak düşünsel diyarlara gönderip de geri gelmesini beklemek mi?

küçükken annem yabancılarla konuşma derdi. ben büyüdüm. kemiklerim kalınlaştı. zihnim keskinleşti. artık kendi kendime çişimi yapıp, tuvaletten sonra kıçımı tuvalet kağıdıyla silebiliyorum.
ben büyüdüm anne. tuvaletten sonra sifona da basıyorum. hatta kendimi klozete sokup da basıyorum sifona. ben büyüdüm anne. hem de çok büyüdüm. ama artık o eski huyumu değiştiremiyorum. o eski huyum kişiliğim bir parçası oldu.
ben yabancılarla konuşmuyorum. bana zarar verirler diye. bana tecavüz edip de tüm bedenimi paramparça ederler diye. kafamı gövdemden, zihinimi beynimden uçururlar diye.

ben artık hiçbir yabancıyla konuşmuyorum. kendimle bile. kendime yabancıyım zira.

o kadar yabancılaştım ki kendime, eskiden bir başkasının gerçekleştirdiği bir eyleme baktığımda midem bulanırken şimdi o eylemin rehaveti ruhuma suni mastürbasyon yapıyor.
eskiden bana huzur veren gündelik hayatın gündelik telaşeleri şimdilerde beni huzursuz ediyor. 

zihnim geri sarıyor. zihnim geri sayıyor.

çok büyük bir patlama olacakmışçasına. 

neyin daha değerli olduğunu bilmek adına zihnim iyice yabancılaşıyor kendine.

ben aynada gördüğüm yüzün sahibine soruyorum bir çok kez. bu yabancılaşma merasimlerinde;

"kimsin sen?"

aynadaki görünütünün sahibi olan beden cevap verip bir soru da o soruyor;

"ben, benim. asıl; sen kimsin?"

14 Mart 2011 Pazartesi

İbrahim Tatlıses

önden, inci sözlük'çü panpalarımızın bir fotoşopuyla başlayalım. sonra; nasıl öleceğini merak ettiğim tek insan(dı). gel ki şu son silahlı saldırı olayından sonra öldü mü kaldı mı belli değil şimdilik ama yine de nasıl öleceğini merak ediyorum işte. bu adamla ilgili düşüncelerimi bilenler bilir, ben kendisinin nasıl yaşadıysa öyle öleceğine inananlardanım açıkçası. ki sadece bu insanın değil, her insanın nasıl yaşarsa öyle öleceğine inanıyorum. bu ilahi adalet mevzusu değil. ki adaletin de bu tarafta gerçekleşmesi taraftarıyım. bu durum biraz daha farklı. biraz daha civcivli.

kendisiyle ilgili aklımda kalan ve hiç unutmadığım 4-5 olay şunlardır;

-kendisine güç yetiremeyen kadınlara takındığı çirkin tavır.
-kendisine çalışan emekçileri aşağılaması.
-kendisine hayran küçük bir kız çocuğuna hakaret etmesi.
-kendisini seven ve saygıda kusur etmeyen yıldız tilbe gibi gerçek sanatçıları kırması.
-kendisini seven bilinçsiz halkın milli ve manevi duygularıyla oynayıp onlar üzerinden para kazanması.
-kendisini sefil ve aç gösterip 5 yıldızlı otellerde tüm ülkeye canlı yayınlarda barbekü partileri yapması.

bir gün ibo şovda denk gelmiştim. ramazan ayıydı. hiç unutmam. ibrahim tatlıses klasik tiradlarından birisini attı. yok işte din muhabbetidir yok şudur, yok budur. muhabbet tıkandı. ne söyleyeceğini şaşırdı. ve "kızım didem, gel bir oyna da keyfimiz yerine gelsin" diye çığırdı. dondum kaldım ekranın karşısında. ve bu insanın savunduğu hiçbir şeyde samimi olmadığını kabul ettim. bu insanın nasıl bu kadar hızlı bir dönüş yapabildiği zoruma gitti.

ben kendisini çok dinledim. hele ki o ilk ibrahim tatlıses klasikler'i albümünü felç olana kadar dinlemişliğim vardır. bu adam büyük bir ses sanatçısı. ister kabul edersin ister etmezsin. büyük bir insan mı? taptığın ve güç olarak bellediğin şey paraysa, evet, kocaman bir adam.
mağaradan çıkıp ülkenin en tepesine yerleşen, şöhreti ve ünüyle tüm ortadoğuya mal olan koca bir adam. onlarca yıldır "ben buradayım" demek boru mu lan?

şimdi ölüm döşeğinde. herkesin ağzından çıkan bin parça. birisi "su testisi su yolunda kırılır" diyor, bir diğeri başka bir şey. ibrahim tatlıses şu an can çekişen, ve ölmemek için tüm bedeni ve ruhuyla çırpınan bir adam. sizin hiç ölüm döşeğinde olan bir dostunuz, yakınınız, akrabanız oldu mu? cidden merak ediyorum bunu. ölmemek için, tüm bedeninin ve ruhunun nasıl direnç gösterdiğini, mücadele ettiğini gördünüz mü? tutmayan elleri ve açılmayan gözleriyle nasıl debelendiğini?

bilmezsiniz siz. çünkü tekelinize almışsınız bir şeyleri. ölüm önemli değil aslında sizler için. bir insanın ölümü de manasız. derdim ibo'nun ölüm döşeğinde olmasının bile dışına çıktı şimdi. çünkü burada çok büyük bir samimiyetsizlik ve riyakarlık dönüyor.
dün muhsin yazıcıoğlu olayı, ondan sonra defne joy foster ve necmettin erbakan... ne oluyor lan size? ölümden bahsediyoruz. ölmekten. bayılmak değil lan ölüm? adamın yedi ceddi sikiliyor öldüğünde. geri dönüşü olmayan bir yola giriyor insan. sevmediğiniz insanların ölümü ve aciz duruma düşmesi konusunda en ilkel insanlardan daha betersiniz ırzını sikeyim. bu insanın hayata dönüp de dünyanın en iyi insanı olmayacağını kim garanti edebilir? eğer ki bir şans daha elde edip hayata döndüğünde tüm mal varlığı ve canıyla dünyaya katkı sağlamayacağını kim garanti edebilir?

doğru ya, ölsün gitsin değil mi? nasılsa ne dinlerdiniz ne de bilmişliğiniz var. allahın kırosu sizlere göre. sonradan parayı bulup her şeyi elde eden, bu elde ettiği şeyleri de güce çeviren bir "sonradan görme".
öyle değil koçum, bu adama yapılan bu saldırının altında bile neler neler vardır, senin-benim bilmediğimiz. öyle kolay mı lan sen gideceksin ve ibrahim tatlıses gibi bir adamın kafasına sıkacaksın.

adamın götünden kan alırlar kamil kan!

ibrahim tatlıses türkiye'dir. ister ölsün, ister kalsın. ister bunu kabul edin, ister etmeyin. ama siz zaten bildiğinizi okuyacaksınız. imrendiğiniz ve asla ulaşamayacağınız hayatı sizden daha az kitap okumuş, sizden daha az film izlemiş bir insanın yaşaması zorunuza gidiyor. ve o insanın geçmişindeki hatalarını telafi etmesinin tek yolunu onun ölümü olarak görüyorsunuz. tahamüllsüz asalaklarsınız lan. bileğinizin ve onurunuzun yetmediği her şey yok olmalı sizin için.

inşallah ölmez. ölmesin hiç kimse. çok ciddiyim. yoksa lüzumsuz oluyor bir çok şey. daha dün 2 uzman çavuş ve bir astsubayın kalp rahatsızlığı olan bir askeri kalp krizi geçirirken değeklerle döverek öldürmesi mevzusunda gıkı çıkmayan sizlerin konu ibrahim tatlıses olduğunda takındığı tavır iğrenç. ve midemi bulandırıcı.

oğlum/kızım, ölüm her yerde. güvenme gençliğine. felek senin de amına koyar bir gün. düşmanına ölüm isteyeceğine kalbine huzur ve canına sağlık iste. beş günlük dünya birader, kefenin cebi yok imanını sikeyim. hepimizi indirdikleri yer 2 metrelik çukur.
güvenme güzelliğine, yakışıklılığına, azrail geldiği an bakmıyor gözlerinin ne renk olduğuna. birilerinin nasıl ölmesi gerektiğini sen tayin etme. tanrıya inanıyorsan, inanmaya devam et. çünkü o adaletin en büyüğünü uygulayandır. tanrıya inanmayıp da kendi vicdanına ve onuruna inanıyorsan da bırak ibo gibi insanlar, bırak ibo gibi paranın şaşkına çevirdikleri kendi benliklerinde yok olup gitsin.

önemli değil ırksal ve dinsel ayrılıklar. farkın varsa farkını göster. ve ben insanım diyebiliyorsan tüm art niyetlerinden ve ön yargılarından arınıp gerçek bir insan ol. o insanı ölüm döşeğinden al, kendini koy oraya. ve acziyeti gör. işte o vakit o kadar kolay olmayacak "öldüğünde üzülmem" mevzusu.

hata yapmak için geldik dünyaya. hatalar yapmak için. insanız lan ırzını sikeyim. egomuz, art niyetlerimiz, bencilliklerimiz var. bırak huzur bulsun herkes. huzur dile insanlara. ölüm ve sakatlık değil. çocukları engelli olan ailelerin neler çektiği ortada. bu insanın bu yaştan ve bu yüksek mevkiden sonra sakat kaldığını düşünsene, ne acı. ölmekten beter.

sağlık ve huzur dile sadece. kimin nasıl yaşayıp kimin nasıl öleceğine sen karar verme. ki hiç şüphen olmasın, nasıl yaşarsa öyle ölür insan. nasıl ölürse de öyle hesaba çekilir. bu konu tanrıyla ilgili değil. bu; sonuna kadar insanlık ve insan olmakla ilgili.

10 Mart 2011 Perşembe

Doğum Günü

insanın doğduğu gerçek gün olmuyor bazen.

bundan tam 31 önce bugün yaşlı bir adam, gezmek için gittiği bir soğuk ilde, dünyaya gelmek için sabırsızlnaıp bir ay önce dünyaya gelen bir erkek çocuğun varolduğunun ıspatı için, 1 aydır ilçe ile köyü birbirini bağlayan yolun karla kapalı olmasından dolayı nüfus müdürlüğüne gidip bir doğum haberi verip küçük bir kimlikle eve geri dönmüş.
aradan 31 yıl geçmiş o adam hala aynı şeylerin telaşı ve derdinde. o günü bile hatırlamıyordur belki. o olayı anlattığı zaman oğlunun o olayı asla unutmayacağını bile bilmiyordur belki.
ama unutulmadı işte. unutulmuyor. ve unutulmayacak. ölene kadar. o soğuk günde alınan nüfus cüzdanı bir gün can verildiğinde, intihar edildiğinde mesela ya da tüm insanları öldürdükten sonra son bir cinnetle kendi varlığına da son verdiğinde yine o adam tarafından, belki de aynı nüfus memuruna verilip yok edilecek.

aradan 31 yıl geçmiş. ne teknolojik ilerlemeler ne de bilimde ve ilimde gerçekleşenler, insanlığın katettiği mesafe ortada. değişen hiçbir şey yok. o gün ölmek vardı aslında. 31 yıl önce bugün değil, 31 yıl önce şubatın 10'unda. olmamış. şimdi sadece ölümü beklemek var. uyanır uyanmaz sadece genç bir hayranın, yazılarını beğendiğini söyleyip seninle irtibata geçen gencin "doğum günün kutlu olsun reyiz" iletisiyle karşılaşmak. sözlükten de tek bir insanın doğum mesajını görmek.

gerisi nerede peki? gerisi yok. hiç olmadı ve hiç olmayacak. sırada ölümü beklemek var. ölene kadar binlerce kez ölmek. can çekişmek her an. için acıya acıya çırpınmak. sırada öfke ve kızgınlıkla her şeye son vermek var belki. belki de defalar ahmet kaya'dan doğum günü şarkısınıhttp://www.youtube.com/...play=true;showoptions=false dinleyip intihar. sonsuz bir huzur ve güvenle geleceğe bakıp devam etmek var belki. belki de teoman'dan paramparça'yı http://www.youtube.com/watch?v=pxfdsspfcok kusana kadar dinleyip infilak etmek.

insanın doğduğu gün olmuyor bazen. doğumundan 1 ay sonra, karla kapalı yollardan dolayı yaşlı bir adamın bir nüfus dairesine gidip de bir ay erken dünyaya gelip bir ay sonra nüfusa kaydedilen küçük bir velede bir kimlik alması. o küçük veledin de kendi içindeki küçük veledi 31 yıldır gebertememesi.

güzel niyetlerde bulunanlar yok. iyi niyet telkinleri unutulmuş. o zaman ben halledeyim bu işi. hayatta her işimi kendim hallettiğim gibi;

"doğum günüm kutlu olsun,
mutlu olayım senelerce."

9 Mart 2011 Çarşamba

Her Gün İstifa Etmeyi Düşünmek

işini hayatına, hayatını ise işine çevirenlerin dilekçelerini sunabilecekleri bir merci olmadığından, son sürat çekip de çıkıp gidebilecekleri bir ofisleri olmadığından bazen yer çekimine karşı koyup, boşlukta kalan eylem.

ben mesela, yıllardır kendi işimi yapıyorum. ve açıkçası işim hayatım olmuş. hayatım ise işim. yaşıyorum. yaşamaya çalışıyorum ya da. stüdyomun bulunduğu sanat merkezi sabah 11'de açılmasına karşın ben her gün uyuyorum doyana kadar. ve uyanır uyanmaz da işe gitmek için yırtınmıyorum açıkçası. bunları burada anlatmamın nedeni hava basmak ya da "aaa, bakın ben sikimin keyfine göre uyuyorum, sizse sabah 6'da uyanıp 8'deki işe gidene kadar da bir götünüzü siktirmediğiniz kalıyor" mantığı da değil.

benimkisi ne bilmiyorum açıkçası.

sonsuz bir rehavet ve sonsuz bir boşvermişlikle yaşama iç güdüsü. şartlanması. ya da refleksi. bilmiyorum. bilmediğim için de mesul değilim hiçbir şeyden. bir sabah işe gittiğimde, stüdyomda varolan her şeyin kapı eşiğine konulup da bana "siktir" çekildiğini bakışlardan anlasam geriye dönüp bakmam. bakarsam en adi orospu çocuğu olayım. 
sırtımı dönüp de giderim. zira; ardımda çekebileceğim bir kapı yok. beni sevdiğini söyleyen ve benim de kendilerine taptığımı söylediklerim yüzüme kapan birer kapı olduğundan beri hayatımda kapı yok.

ve duvarlar!

yıktım her birini. zihnimi bir balyoz yapıp da her birini un-ufak ettim. her birini çöldeki kum tanelerine dönüştürdüm. dinlerden başladım. siyasi ideolojilerle devam edip, en nihayetinde etnik kökenlerden oluşan duvarları yerle bir ettim. 

bana uzaktan bakan genç kızların, orta yaş kadınların, hayat emektarı kadınların, hayat kadınlarının ve kadınların hayatının, hayatımı koskoca bir harabe olarak görmesinin nedeni sadece bu!

ben, duvarları olmayan, kapısız bir hanım artık. her sabah yaşadığı hayattan istifa etmek isteyen, her gece yaşadığı hayat yüzünden istirfa eden, her gün doğumuna 2 saat kala yaşayamadığı hayatı için, bir türlü güvenemediği ve inanamadığı, olması için temennilerde bulunduğu tanrı'ya ricada bulunan ben!

başka bir şey değil.

ben; üzerinde hiçbir şey yazılı olmayan, yetkili merciler tarafından kabul edilmesi beklenen bir istifa dilekçesiyim. 29 yıldır öylece bekliyorum. bekletiliyorum!



***


önceden yazılıp ekşi sözlük'te yayınlanmış bir yazımdı.

Yalnız Yaşamak

sesler duymaktır. bir kulağın sahip olduğu ya da sahip olabileceği ses duyma eşiğinin çok çok ötesinde sesleri duyup huzursuz olmaktır. yalnızlık kötüdür. bakmayın siz burada çoluğun-çocuğun yalnız yaşamak üzerinden prim yapmaya çalışmasına. öyle yağma yok. ölseniz haberi olmaz birilerinin. kalsanız sikinde olmazsınız hiç kimsenin. yalnızlığın her türlüsünün amına koyayım ben. yalnızlık bu kadar menem bir şey olsaydı eğer şu koca dünyada tek bir insan olur, o da kendi bokunu yiyebilecek raddeye gelir, delirip geberir, giderdi.

öyle değil işte. insansın ırzını sikeyim. etli-butlu, kanlı-canlı, duyguları ve hisleri olan bir et yığınısın. canın acıyor gece olduğunda. gündüz sorun yok. çünkü etrafında seni meşgul edecek fazlasıyla ses ve görüntü var gündüz. peki ya gece? gecenin o kendine has öldürücülüğü? gecenin kendine has uğultusu? karanlığı? boşluğu?
tek bir şeyden ibaret oluyor yalnız insan, gece olduğunda. tek bir uzuvdan. gözlerimi bilirim ben. tek bir nokataya kilitlenip kalan gözlerimi. bedenimin tamamının bir anda yok oluşunu. ellerimi bir de. küçük kedimi okşarken, yedi milyar asalağı düşünüp, yedi milyarına aynı anda küfrederken sadece sol elimin altındaki küçük kedimin boynunda gezişini. ve kendimi sol elimden ibaret sayışımı.

güzelmiş yalnız yaşamak! siz ne bilirsiniz ki zaten! kadınlığı annenizden, erkekliği ise arkadaşlarından öğrenen koca bir sürüsünüz. bilmezsiniz siz. gecenin dört buçuğunda polis kapınızı çalsa altınıza sıçarsınız. ama hiç düşünmezsiniz; ulan polisi bu saatte kapıma getirecek kadar hareketli bir hayatım yok ki benim. cesaretsizliğiniz toprak olup da üstünüze örtüldüğünden, saklanırsınız aslında. yalnızlık ve yalnız yaşamak kamuflajınızdır. bu yüzden rahat ettiğinizi sanıp, konforlu yaşadığınızı kendinize telkin edip, söylediğiniz yalana ilk siz inanırsınız.

makyajla uyur kadınlarınız. erkekleriniz ise grand tuvalet. işte bu hale sokar yalnız yaşamak sizi. yemekleriniz interaktif sepetlerden gelir, aşk ve seks ihtiyacınız ise gri ekranlardan.
insan olduğunuzu unutursunuz gram gram. dirhem dirhem. morfin yemiş hayvanlar gibi yaşarsınız hayatı. hissiz ve ruhsuz. öfkeniz bile kalmamıştır içinizde. işte bu yüzden modern çağın vebaları ise size ilaç gibi gelir. siz de yutarsınız. hiç dokunmaz ama. ne midenize. ne de kalbinize.


8 Mart 2011 Salı

defalarca aynı hataları yapan insan

duyguları olduğu için yapıyordur belki. ya da art niyetleri. kalbi fesattır belki. belki de tanrıdır. nihayetinde insandır. düz. isimsiz. cisimsiz. ne olduğu ve düşündüğü pek de önemli olmayan, planları, hayalleri muallakta salınan canlı. evrende kendisinden daha zeki ve daha yetenekli başka canlıların varolduğunu ya da varolabileceğini es geçtiğinden kendini üstün görüp her seferinde burnu üstüne boka çakılan insan.

varoluşun nedenini düşünürdüm bir zamanlar. hem de öyle bir düşünürdüm ki işin içinden çıkamadığımda mideme bıçaklar saplanır, acile kaldırılırdım. orada genç bir doktor ya da hemşire sorardı; "neyiniz var?" 
yarı utangaç, yarı saf, yarı da bilgisizce, "hiç" derdim. "hiçbir şeyim yok."
gülerlerdi. gülmekle kalmayıp kendilerince küçümserdiler. ama ben doğruyu söylerdim onlara. hiçbir şeyim yoktu. ne canı gönülden sevdiğim birisi, ne beni canı gönülden seven biri, ne aşırı derecede param-pulum, ne kariyerim, ne bir sosyal güvencem ve statüm, ne de her hangi bir şey.

gırtlağıma kadar yokluğa saplanmıştım. ailemle aramda koca bir limon bağı vardı. insanlarla aramda ise gönüllü gönüllü beynime zerk ettiğim düşünceler. siyasi ideolojiler ya da dinsel akımlar değil. ki onları da denedim bir zamanlar. koyu milliyetçilikten liberalliğe oradan da sosyalistliğe geçip, en nihayetinde sokmuşum hepsine deyip kendime çekildim. kendi bedenime ve düşüncelerime.
hiçbirinin bir diğerinden farkı olmadığını hissettiğimde geç kalmıştım ama. gerçek bir geç kalıştı bu. hani havaalanlarına geç kalındığı zaman biletin tamamen iptal edilip bilet parasının iade edilmemesi gibi.

o zamanlar yaşım geçmişti epey. ne ailemin yanına dönebilecek bir yüzüm vardı ne de dönmeye niyetim. ama hayat bu. ilahi adalet. mide kanaması geçirdiğimde gözlerimi annemle babamın dizinin dibinde açtım. ne ara gittim yanlarına. ve ne ara annem bana kahvaltı hazırladı haberim yok.
bir kaç ay geçirdim onlarla. onlarla kahvaltı yapıp onlarla aynı saatte uyudum. bir gün yürüyüşe çıktım. ki o zamanlar köydeydi annemle babam. 
dedemlerden kalma tarlaların olduğu yere doğru gittim. güz mevsimi de geçmiş kışa hazırlanıyordu toprak. yolumun üstünde mezarlık vardı. üçe ayrılmış, üç koca mezarlığın da etrafı taş duvarlarla çevriliydi.
ölüme dokunup ölümü koklamaktı belki de arzum. bilmiyorum.

bir amcaoğlum vardı o zamanlar. 32 yaşında trafik kazasında ölen. o öldükten sonra onu görürdüm sık sık rüyamda. ölümü ciddiye aldığım ilk yıllarda. gittim mezarının başına. yürüyüşüme ara verip de.
tam mezarının sol yanına geçip başucuna baktım. ve bir anlığına o koca adamın ayaklarımın dibinde gömülü olduğu gerçeği nefesimi kesti. koşar adım, korkak adımlarla geri döndüm eve. "anne "dedim. "gitmeliyim ben." "nereye oğlum?" dedi. "bilmiyorum" dedim. "gitmeliyim."

kaç gece babamla annemin benden gizli konuştuklarını duydum. sağ yanım üzerine yatıp dinledim onları. gidişimi, gelişimi, ve aklımı kaçırdığımı söyleyişlerini. ne anneme kocalık yapabilen babam ne de babama kadınlık yapamayan annem kendi hatalarını görmüyorlardı oysa.
onları birleştiren çocuklarının mutsuz olmasıydı. evet, bu böyleydi, kötü evlilikleri kurtarabilecek mutsuz çocuklara gelecek inşaa edip de mutlu etmeye çalışmaktan geçiyordu evlilik müessesi. kötü evlilikleri ayakta tutan şey; mutsuz çocuklardı.

bastım geldim üniversiteyi okuduğum şehire. bir kaç dersim vardı verdim onları. ve başladım. yeni bir hayat, yeni bir ben. eski hatalar yok. eski saçmalıklar yok. eski sorular ve sorunlar yok.

nerede ama? acziyet her yerde. ciğerlerimde, damarlarımda. aptallık beyin hücrelerimi zaptetmiş. ve ben yine de "olabilir" diyorum. neyin olacağını ya da nasıl olacağını bilmeden.

aynı hatalar, aynı insan. eşek eşekliğiyle aynı çukura ikinci kez düşmezmiş derler. ben, o çukurun içinden yazıyorum. ve o çukurun içinde yaşıyorum.


5 Mart 2011 Cumartesi

En Büyük Korkusu Devlet Memuru Olmak Olan İnsan

benim bu. eminim ki benim gibi olan, kendini az-çok bir çok alanda yetenekli hissedip yeteneklerinin zebil olmasını, kendilerinin harcanışını canları yana yana izleyen binlercesi. o binlercesinin korkusu. ve ruh hali.
orta dereceli bir üniversitenin orta dereceli bir bölümünü bitirip ta üniversite okuduğum yıllardan tut da şu yaşıma kadar, olmak istemediğim tek şey olarak devlet memurluğunu gördüğüm için içime attığım bir korkudur. en büyüğüdür hatta.
nedeni nedir bunun veya niçin böyle bir korku var, bilmem. tek emin olduğum şey ise şu; birilerinin tekelinde olan her hangi bir kurumda boynuma geçireceğim kravatla sabahın köründe işe gidip gecenin köründe eve gelip her şeyi bu körlükler arasında bir körmüşçesine yaşamak.

şimdi durum biraz daha vahim tabii. devlet memuru olmanın alt yaş limiti 35 olduğundan önümde 4-5 yıl daha var. o 4-5 yılı da atlattığım an geberene kadar istesem dahi memur olamayacağımın garantisiyle yaşayabilirim. ki benim bir şeyleri bu zaman aralıklarına sığdırmamın en büyük nedenlerinden birisi de benim hakkımda, "32'ine kadar intihar etmezsen senden bir şeyler olacak" diyen çok değerli bir abim ve dostumdur. 

şimdi önümde bir yıl. sona geldim gibi. hayatımın öncesinde bugünlere dair hiçbir fikrim ve planım yoktu, akranlarım gibi. benimle birlikte üniversite okuyanların bir çoğu memur olup çoluğa-çocuğa karıştılar. annemin tabiriyle sırtlarını devlete yaslayıp geleceklerini kurular. ben yapamadım. olmadı. peki istedim mi bunu, açıkçası istemedim de hiç. ki tam tersi en büyük korkum bu oldu. birilerinin istediği gibi giyinip birilerinin istediği şekilde tıraş olup işe gitmek ve hep birileri karşısında kendimi sorumlu hissetmek.

ne sağlık güvencesi ne emekliliği ne şusu ne de busu... hiçbir şeyi ilgimi çekmedi. üniversite okurken atıldığım esnaflık hayatı şimdilerde tek uğraşım. fakat bazen öyle an oluyor ki, birden kanım donuyor. kendimi hayal ediyorum: 30 yaşımdan sonra boynumda medeniyet yularım, tıklım-tıkış ulaşım araçlarına binip de siktiri boktan bir işe gidiyorum.
o an üzülüyorum, yalan yok. gerçek bir üzüntü ama bu. kimseyi ya da kimsenin işini hakir gördüğümden değil. benim istediğim bu değil çünkü. hiç olmadı da. eğer ki istediğim o olsaydı çoktan ben de akranlarım gibi sırtımı devletime yaslamış, çoluk-çocuğa karışmıştım. yaz tatillerinde arabayı doldurup, çoluğu-çocuğu alarak pikniklere giderdim.

lüzum görmedim hiçbirine. hiçbir zaman hem de. birilerinin emri altında çalışmak kötü geldi. bir zamanlar bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum gözüyle bakılan öğretmenlik bile artık günümüzde çaresiz ve basiretsiz insanların mesleği oldu, çıktı.
değil, öğretmenin çocuğa bir şey öğretmesi, çocuklar öğretmenlerine bir şeyleri öğretir oldu. yeni nesil bilgili fakat bilinçsiz kaldığından ters tepti eskinin kutsal adledilen her şeyi.

şimdi durum vahim, bir tarafta memurunu bedavaya çalıştırmaya çalışan bir politika, diğer tarafta ise esnafın belini binbir vergiyle kırmaya çalışan başka bir politika. arada kalan ise bizler. benimle beraber üniversiteyi bitirip memur olan arkadaşlarım. ve onların sıkışıklığı. onlarla beraber mezun olan ben. ve benim sıkışıklığım.

bizleri bu ülkeden ve bu ülkenin geleceğinden ümitsiz hale sokan herkese ve her şeye kafam girsin!


Hayatta Önceliklerin Değişmesi

garip bir durum. çok garip hem de. daha bundan bir yıl öncesine baktığımda, yani geçen yıl bu zamanları düşündüğümde, geçen yılki önceliklerimle bu yılki önceliklerim arasındaki uçurum bunun değişebilen, değiştikçe de can sıkan bir durum olduğunu söylüyor.

aslında her şey güvenmek ve inanmakla başlıyor. ve her şeyin yıkılması, güvenmemek ve inanmamakla devam ediyor. daha doğrusu güvenmemek ve inanamamakla.
ben, şu yaşıma kadar ne görüp ne yaşadıysam, veya ne görüp ne hissettiysem hepsi inanamadığım şeylerin ürünüdür. hepsi ama hepsi inanmaya içimin el vermediği, içimden inanmanın gelmediği şeylerin eseridir.

bu durum fazla can sıkıcı ama. bir zamanlar oturup varoluş üzerine kafa yoran adam, bir zaman sonra sadece ayakta kalmak, para kazanmak ve bir zamanlar kazandığı paraları verdiği abisinden o paraları geri almak için bekliyor.
garip işte. aile kavramının yan etkilerinden birisi de bu, büyük bir hayal kırıklığı. üçüncü sınıf türk dizilerinde anlatılan tarzda bir şey değil aile. ne pazar günleri topluca kahvaltı yapılıp herkesin birbiri ile şakalaştığı bir merci ne de başka bir sikim.

hepsi yalan. toplumun, dinin, dilin ve ırkın yalan olduğu gibi. bizlerse doğuştan kanmış bir şekilde devam ediyoruz her şeye. basıp gitmekle ilgili romanlar okuyup filmler izliyoruz. değişmek ve düşünmekle ilgili şarkılar dinleyip iç geçiriyoruz. üretmeyen ve çalışmayan koca koca adamların acziyetten yazdığı afili cümleleri önümüze koyup bir gelecek tayin etmeye çalışıyoruz.

hepsinin amına koyim ben. bir aşk uğruna hayatını zebil eden aylak adam'ın da. zihinsel ölüm peşinde yalan olan kinyas'ın ve kayra'nın da. hayatı yaşamaya cesareti olmadığı için, kötü yaşarım korkusuyla yaşamadığını iddia edip intihar eden selim ışık'ın da. selim'e kanan turgut özben'in de. hepsinin amına koyim ben. kansız ve cansız yavşaklar sizi. yalan ettiniz birilerinin hayatını. o yalan sayesinde de cukkadan şöhret ve para kazandırdınız yazarlarınıza.

sizlerin suçu değil ama hiçbiri. hepsi ama hepsi benim öküzlüğüm. önceliklerin değişebileceğine dair ilk emareler ortaya çıktığında neden pılını pırtını toplayıp da ananın amına geri dönmezsin ki. yok neymiş efendim, idealistlikmiş, yok neymiş efendim, özgürlükmüş.
kimin sikinde lan. toplum asalaklara sevdalı. toplum gebeşlere vurgun. baksanıza şöyle bir etrafınıza. baksanıza cidden. beş parasız ve mutsuz olanlar kötü insanlar mı? hepsi ama hepsi bal gibi insan. şeker gibi insan.

ama şu direksiz duruşunu siktiğimin gök kubbesinden geriye kalan hoş bir seda değil artık. hoş bir seda olmayacak da bundan sonra. sadece ağız dolusu koca bir küfür. onu da ben edeyim; 

"altında ve üstünde varolan her şeyinle senin de amına koyayım!"


28 Şubat 2011 Pazartesi

Çalışmak

çalışan insanları izliyorum aylardır. hayatım boyunca hiç izlemediğim ve gözlemleyemediğim kadar. açıkçası şimdiye kadar izlediğimi varsaydıklarımın da hepsi boşmuş. ki bir zamanlar sabahın köründe işe giden ev arkadaşımın işe gitmeyip de giyinip hazırlandıktan sonra grand tuvalet (ha bu arada izmir'de bir tuvalet ismi bu. türk yaratıcılığının en nadide örneklerinden) yatağına geçip uyuduğunu varsayardım hep. sonrasında onu evde göremeyince kesin bir yerlerde takılıyordur şimdi derdim. ne yapıp ne edip onun bir işte çalışacağı veya çalıştığı ihtimali kesinleşmezdi beynimde. nasıl kesinleşsin ki, ekmek elden su gölden diyen şairin şiirleriyle büyüdüm ben. meğerse yalanmış. ne ekmek elden ne de su göldenmiş. ekmek fırınlardan, su ise iski'denmiş. her ikisi de ancak aparayla elde edilebilirmiş.

izliyorum işte şimdilerde. sabahın köründe oluşan o uğultuyu. karga bokunu yemeden birilerinin parasına para eklemek için yırtınanları. ben de dahilim belki buna. ama en azından şimdilik kendi işimi yapıyorum. ve birisi yok yanımda. benim kazandığım paraya para ekleyip de birisi kendi hayatından vazgeçmiyor. yok olmuyor gram gram. dirhem dirhem.
işte birilerini izliyorum ben. sıcak yataklarından kalkıp da birilerine para kazandırmak için çabalayanları. tüm günü iş yerinde geçirip de dinlemek için toplu taşıma araçlarında en rahat pozisyonu almak için çabalayanları. hepsini.

en basitinden metrobüse bir an önce binip eve varmak için itiş-kakış mücadele veren, saygıyı ve adabı üç salisede unutmalarının tek nedenini para kazanmaya bağlayanları. godaman godoşlar daha çok karı siksin, makyaj yapmaktan derileri çürümüş orospular daha çok genç oğlan eti ısırsın diye götlerini yırtışlarını görüyorum her birinin. içim acıyor. bir bıçak saplanıyor tam kabimin olduğu yere. neden diyorum! neden? hayatta kalmak için mi? faturaları ödeyip yarın kavramıyla mutlu olmak için mi?
çürütülen dirsekler, bedenler, hepsi ama hepsi nasıl bu kadar manasız olabiliyor!

benim olmayacak hiçbir şey değerli olamaz, diyorum bu sorular arasında. sessizce ama. bencillik değil bu. bu sizlerin eseri. kavramların adını değiştirip de milyarlarca asalağa giydiren siz büyük adamların/kadınların eseri bu.
ruhsuzsunuz hepiniz. eskiden köle ticareti için büyük yük gemileri, kaçmanın imkansız olduğu kocaman araçlar kullanırdınız. şimdi ise toplu taşıma araçları. sağlık güvencesiymiş, sigortaymış. emeklilikmiş, hepsinin amına koyim ben. hepsine kananların.

niye peki? neyin telaşı bu? dünyada sadece bir günlüğüne çalışmayı bıraksa herkes. sadece bir günlüğüne hayatları boyunca istedikleri hayatları elde edemeyeceğine inansa birileri, işte o vakit değişmez mi bir şeyler? öyle değişir ki, sike sike değişir.
neden değiştirmiyorsunuz peki? 

ey genç adamlar! o büyük godaman godoşların metreslerinin göz rengini siz ancak rüyalarınızda göreceksiniz. ey genç kadınlar! o yaşlılıktan ve yaşlanmaktan köpek gibi korkan, ruhları da bedenleri gibi çürümüş orospuların seks kölesi genç oğlanların geniş omuzlarını siz fantezilerinizde yaşayacaksınız ancak!
neden o zaman? neden bu kadar telaş, ve bu telaş içerisinde kendinizden kaçışınız, insan olduğunuzu unutuşunuz?

onursuzluk olarak geliyor bana, yeteneklerini sunup da karşılığında para alıp hayatta kalmak. erdemsizlik, ve bir insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük.

insanlığın performansı; binbir şebeklik yapıp da küçük bir çerez ya da muz kapmak için kıçını yırtan maymunların performansından farksız gelmiyor. bırakın ne olacaksa olsun artık. batmak mı, çıkmak mı, her ne sikimse, her ne olacaksa olsun. birazdan yine metrobüse binip avcılar'a gideceğim. ve iş çıkışı dolayısıyla binlerce insanın ne denli yitik ve kayıp bir hayat yaşadığına birinci dereceden şahit olacağım.
dinlenme zamanı ile çalışma zamanı arasına sevmeyi-sevişmeyi tıka basa dolduran ruhsuzların çırpınışını göreceğim. sırf birileri daha iyi bir hayat yaşasın diye. sırf patronları arabalarının markalarını yükseltsin diye. sırf patronları ısırmak ve dişlemek için daha diri bedenlere para sayesinde kavuşsunlar diye.

işte ben, o koca koca patronların hepsinin amına koyim. yaz günü sürekli çalışıp da ağustos böceğinin aylaklığının derinliğini anlamayan dünyadaki tüm karıncaların da! ırzını siktiğimin kapitalist böcükleri!