30 Ocak 2011 Pazar

Kadıköy

istanbul'un göz bebeği. hatta göz bebeği de değil. bildiğin gözü. batıya dönük yüzü ve sırtını yasladığı anadolu topraklarından aldığı birikimle eşsiz sokaklara sahip muhteşem yer.
tadına doyum olmayan yürüyüşlerin, bekleyişlerin, yemelerin, içmelerin yeri. ne sokaklarında zırt-pırt broşür dağıtan gençler, ne maçlar öncesi gürültü kirliliği yapan taraftarlar ne de hafta sonları sokaklarında dershane öğrencilerinden bir adımlık boşluk bulamadan yürümenin imkansızlığı. hiçbiri ama hiçbiri güzelliğinden bir şey götüremiyor.

kedileri ve sahaflarıyla, ara sokaklara konuşlanmış eskicileri ve köşebaşlarındaki büfeleriyle leziz. aylardır buradayım. hem iş yapıp hem de yaşıyorum. daha bir güne bir gün sokaklarında magandaya denk gelmedim. televizyonda izlediği istanbul sliuetine heveslenip, hatta iç geçirip de "senin amına koyacam istanbul" diye zırlayan hiçbir insan yok bu bölgede. o içerleyenlerin hepsi ama hepsi sanki avrupa yakasına, beyoğlu'na ve taksim'e üşüşmüşler gibi.

binlerce yıllık kültür birkimi ve entelektüellik ise yapışmış kalmış kadıköy'e. adındaki köy kelimesine nazire yaparcasına gelenekseli elinde tutup modernizmden faydalanmış.
bahariye'den moda'ya doğru yürürken arkadan gelen tramvay ve genelde yolun sağını kullanan insanların teşgalesi izlenmeye değer. beyefendilikte ve hanımefendilikte birbiriyle yarışan bu kadar insanı istanbul'un başka hiçbir semtinde bulamazsınız. ve kartpostallardaki istanbul manzarası ise ancak kadıköy'den görülebilir. moda sahilinde yürüyüp, moda çay bahçesinde çay içerken izlenebilir o eşsiz görüntü.

istanbul'un ruhu kadıköy. istanbul'un kalbi. geceleri sokak çalgıcıların o eşsiz yorumları, barlar sokağından taşan gençlerin çakırkeyif mutlulukları, marmara üniversitesi'in kampüsünden ve metrobüsten boşalan insanların boğa heykeline doğru akın edişi, sahildeki balık ekmekçiler, vapur iskeleleri, haydarpaşa garı, yine iskeledeki seyyar satıcılar... hemen rıhtımın 25-30 metre iç tarafındaki üçüncü sınıf barlar-meyhaneler, oradan taşan ucuz oteller, çöplerden çöp ayıklayan evsizler, istanbul inşaa edildiğinden beri sanki hep kadıköy'de yaşamış ve bu yaşanmışlıkla gurur duyan yaşlılar, asla ve asla birbirini itip-kakmayan bunun tersi cümlelerine ricayla başlayıp teşekkürle bitiren insanların yeri kadıköy.

yaşamayan bilmez. yaşayan ise güzelliğini iliklerinde hisseder. ömrümün 30 yılı denizi olmayan şehirlerde geçti. eğer ki hayatın bir manası, yaşamın da bir anlamı varsa, ve ben bir 30 yıl daha yaşayacaksam bu ülkede, son nefesimi vereceğim yer bu ülkede kadıköy olsun. yoksa gözlerim açık giderim.


28 Ocak 2011 Cuma

Para Kazanmak

zor eylem.

bir zamanlar kendimle ilgili interaktif yerlere özlü sözler yazıp hep sesimi duyurmaya çalışırdım. şimdilerde ise kocaman puntolarla olmasa da küçük harflerle yaptığım işle ilgili indirimlerden bahsediyorum.

heyhat!

"yapacak bir şey yok" derlerdi dei nanmazdım. bazen öncelikler değişebiliyor(muş). hayatımın bu noktadan berisine dair hiçbir fikrim yokken ben de bir şeyler yapma telaşındayım. az bir şey para kazanma ve o kazandığım parayı çatır çatır yemek.

tek derdim bu aslında. ta çocukluğumdan tut, ilk ergenlik yıllarımı ele al, gençliğimi ise duvarlara çal, ortaya çıkacak görüntü sadece budur. ne bir kereliğine son model bir araba alma telaşı ne de başka bir şey.
şu siktiğimin hayatında canı gönülden, ölümüne arzuladığım tek şey ise her zaman ve her şartta doyana kadar uyumak oldu. ki uykularım hep gündüz uykusudur. tüm gece bir baykuşlar ayaktadır bir de ben.
hadi baykuş denen güzel hayvan bilgeliğin ve bilginin sembolü, peki ya ben? ben ne boku sembolize ediyorum, hiçbir fikrim yok. belki de aptallığı. belki de salaklığı. bilemiyorum.

para kazanmak için kendi çapımda çırpınıp duruyorum. bundan bir kaç gün önce öğleden sonra 2 buçukta başladığım iş mesaim gece 12'de bittiğinde home ofisimde, harley botlarımla deri koltuğa oturup kendimi düşündüm. çalışıp da para kazanmak uğruna sağlıklarını ve akıllarını kaybedenleri. nedeni ne dedim tüm bunların? açlıktan ölmek mi? açıkta kalmak mı? sonradan olacak ya da olabilecek çocuklara güzel bir hayat bahşetmek mi? 
hiçbir cevap yankılanmadı kocaman salonda. öylece bekledim. az bir şey scrabble'ın türk versiyonu olan kelimeyun oynadım. az bir şey de king. ki çok severim king oynamayı. hele ki kanlısını.

neyse işte. bazen öncelikler değişiyor işte. mcdonalds'tan tut da illegal kumar oynatan kahvehanelere kadar her yerde çalışmış birisi olarak söylüyorum; bitmez bu telaş. herkes çürütür ruhunu ve bedenini. birisi ofislerde. birisi ise home stüdyolarda. birisi patronun/patroniçenin salyalarını hisseder ensesinde bir diğeri ise kendi yapmak istedikleri ile yapamadıkları arasında.
birisi sabah yedide işe gider. bir diğeri ise yedide yatağa girer. her ikisi de hoşnut değildir yaşadığı hayattan. her ikisi de memnun değildir hiçbir şeyden. 

30'undan sonra bir insanı varoluş kaygısından alıp da sadece para kazanma telaşına düşüren hayat, hep söylendiği gibi hiç de adil değildir. adalet ise ilahisi olmak kaydıyla eninde sonunda tecelli eder.
bir gün, birisi, bir bakar, düşmüş bir kucağa. ve kaçışı yok oradan. para kazanmak veya kazanmamak ise o saatten sonra manasız olur. ilk maaşıyla annesine hediye alan bir çalışanla ilk maaşıyla kokain alıp overdose'dan ölen kişi aynıdır benim nazarımda. harcama stilleri değil, o parayı kazanırken takındıkları tavır ve seçtikleri yoldur, erdemli olan. gerisi ise?

yok gerisi. sadece ödenecek faturalar, yatırılacak kredi kartı borçları, ve vergiler. 

"hava bedava" diyen şair yalan söylemiş. o da parayla. bunu da çalışan, emekçi her insan ciğerlerinde hissediyor. bu yüzden de banknotların o pis ve bağımlılık yaratan kokusu ciğerlerimizi yok ediyor. çürütüp zebil ediyor. bizlere ise tabuta konulduğumuzda görücüye çıkacak solgun bir yüz ve paramparça bir ruh kalıyor.


27 Ocak 2011 Perşembe

Kardeş İki Sporcuyu Aynı Takıma Transfer Etmek

garip bir mevzu. anlayan beri gelsin.

bu durumu en çok seven de dünyada biz türkleriz sanırım. her zaman bu iki sporcudan birisi diğerine nazaran daha iyi olduğundan ilkini alana ikincisi bedava niyetine geliyor sanırım.
dünyada da bunun örneği çok. benim hatırlayabildiklerim arasında futbolda "de boer" kardeşler, teniste ise "williams" ablalar vardı. gel ki ne williams ablaların ne de de boer kardeşlerin aynı kulüp çatısı altında uğraştıkları spor dalında spor hayatlarına devam ettiklerini hatırlamıyorum.

bir de bunların tamamen futbolcu olanları var ki asıl fiyasko işte orada çıkıyor. şota'nın yanında arçil olmak ibrahim tatlıses kliplerinde aydemir olmaktan beter be gözüm.
ya da hamit altıntop'un yanında halil altıntop olmak. bunların bir çoğu da ikiz oluyor nedense. çocukluktan tut da ergenliğe kadar aynı giydirilip aynı yetiştirildiğini görüyoruz bu ikizlerin, anlarız bu durumu. kocaman adam/kadın olduklarında bari yeteneklerine göre şekillensin yapacakları iş. öyle değil. sanki ebeveynler önceden anlaşmış birbirileri ile;

-ufağın sol ayağı çok iyi hanım. futbolcu olsun o.
+peki ya büyük?
-o da onun yanında takılsın işte.

bir de bunları ayırmak büyük derttir. askerde bile ikiz erkek çocukların ayrılmadığını gördü aha bu gözler. bu durum, şu minvalde ama, "allah'ın ayırmadığını biz nasıl ayıralım?"

manyak mısınız olm siz? kime diyorum? tüm klüp yöneticileri, menejerler, ağa babalar... size diyorum be. uyanın lan. resmen kazık yiyorsunuz.

-başkanım yeni bir kardeş kombinasyonu bulduk.
+gel lan buraya itoğluit. ben seni beş kardeşle tanıştıracam.


26 Ocak 2011 Çarşamba

Uykusuzluk

huzursuzluktan gelir. huzur nereden gelir, bilmem ama. çok uzak düşünsel ve zihinsel mesafelerden geldiğinden eminim. uykusuzluğun değil. huzurun.. daha doğrusu huzursuzluğun. gel ki huzursuzluğun mesafesi yakın ama... neyse.

dışarıdan bir kaç martı çığlığı geliyor. bir kaç da kedi hırıltısı. kavga etmek istiyor olsa gerek büyük bir tekir, başka bir tekirle. işin içinde dişi bir kedi olabilir. ki eğer böyle bir durum yoksa, yani o hırıltıların nedeni, şu saatte eğer dişi bir kedi değilse, o kedilere de lanet olsun. dünyada kadın yüzünden gerçekleşmeyen tüm kavgalarda ve savaşlarda dövüşüp, savaşan herkese lanet olsun!

ha, ne diyorduk, huzur, uykusuzluk, huzursuzluk ya da uyku. aslında farketmiyor takip ettikleri mesafeler. kişiye ulaşıp ulaşmaması da önemli değil. zira geldikten sonra gitmesi zaten gelmesini bile değersiz kılıyor. gelip de kalması ise manasız. geriye kalan ise, zihinden geçen düşüncelere parmakların yetişememesi. yetişip de beyaz sayfaya sıkıştıramamak hepsini. sonrasında ise güzel bir uykuya dalamamak.

sol ele yapışmış yanan bir sigara, sağ tarafta ise küllük. karşıda uzun bir hol, arkada ise istanbul. ön yok. beri yok. geri de yok aslında. önceden planlanmış ve tasarlanmış acılar, dertler... 
kopyasının kopyasının kopyası insanlar, duygular. tüm bu angaryalardan arta kalan ise huzursuzluğun uykusuzluğu. o da elbet bir gün aşılır. ve mis gibi bir uyku çekilmesi için bilinmezliğe seslenilir;

"bana bir gram uyku. lütfen, deliksiz olsun."

ve o bilinmezlikteki de kabul eder.

Çöpte Değerli Bir Şey Bulmak

enfes bir ruh hali.

yıllar evvel çöpten değerli bir şey bulmuştum. değeri de o zamanın kuruna ve enflasyonuna göre şimdilerde bir kaç paket kısa marlboro light fiyatı ya eder ya etmez. o gün bugündür ne zaman bir çöp bidonunun ya da apartman önlerindeki çöp yığınlarının yanından geçsem içim içimi yer, "acaba şimdi ne değerli şeyler vardır, bu çöplerde" diye.

bir sabah uyansam ki sayısaldan altı tutturmuşum ya da milli piyango bana çıkmış yine de o paralarla alabileceğim en kral limuzinim bir çöp yığınının ya da çöp bidonunun yanından geçerken içim içimi yer. kendimi zor tutarım o çöpleri karıştırmamak için. 

hele büyük mağazaların tam karşısındaki karton kutular gördüm mü hiç dayanamıyorum. illa bir şekilde gözüm takılıyor o boş kartonlara. onları alıp eve getirmek bir şekilde onlarla uğraşmamak için verdiğim mücadeleyi bir allah bilir bir de ben. 

bir keresinde de, lise bire giderken ve hiç param yokken o zamanın en büyük banknotu olan tek bir banknot para bulmuştum ki o duygu halini anlatacak kelime bulamıyorum. sadece anneannemin bir akşam yemeğinde "bu çocuğa iyi bakın, para buluyor" deyip, bana bir götlük yanında yer açıp yemek yedirişi vardı ki anlatılmaz. sadece yaşanır.


Senin Maaşın Benim Verdiğim Vergiyle Ödeniyor

mevzunun özünü çözmüş ecnebilerin filmlerinde kullanılan klişe cümlelerden. ama güzel. ve anlamlı. ki her şart ve durumda osmanlı imparatorluğu'nun sistematiğini kendi ülkesine geliştirerek entegre eden günümüz amerikasının (eyalet sisteminden tut da vergi kanununa, askeri sistemine ve adalet mekanizmasına varana kadar. bir tarih mezunu olarak söylüyorum) günümüz dünyasında ne denli güçlü ve söz sahibi olduğu ortada. bunun tek nedeni ise; vergi.

yok yok, yanlış duymadınız. bunun tek nedeni düzenli ödenen vergi ve kolay kolay kimsenin vergi kaçıramaması. bu nedenle de işini düzgün yapmayan bir devlet memuruna sıradan bir vatandaşın bu cümleyi söyleyerek çemkirmesi.

bir kaç ay önce istanbul-kadıkyö'deki dövme ve piercing stüdyomun vergi konusundaki işlemlerini halletmeye çalışıyordum. kadıköy vergi dairesine gittiğimde ilk gün bir bayan elinden gelen her türlü yardımı sergileyip ön-ayak olmaya çalıştı. ki kendisine buradan saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
ertesi gün ise bir ablaya daha denk geldim. denk geldim ama yanına giden her vatandaşı köpek gibi azarlayan bu abla, sanki babasının hayrına iş yapıyormuş da kimse bunun kıymetini bilmiyormuş gibi davranıyordu.

böyle olaylar batar bana. ta ilk gün dikkat etmiştim o kadının yaptığı işe kendini vermeyip, ezik vatandaşları nasıl azarladığına. gıkımı çıkarmamıştım. ertesi gün benim işimi hallederken sergilediği lakayıt tavır ve bilgiçliği beni zıvanadan çıkardı. benden önce işini hallettirmeye çalışan hakim olduğunu söyleyen adama uyguladığı hiçbir töleransı ve sevecenliği bana göstermezken üstüne üstlük azarlamaya ve kovarcasına başından def etmeye çalıştı. ve ben de patladım;

"benim ödediğim vergilerle senin maaşın ödeniyor."

abla da altta kalmadı;

"bana mı ödüyorsun vergiyi?"

benim kayış koptu. kadıköy vergi dairesindeki onlarca çalışan ve onlarca vatandaş pür dikkat;

"evet, sana ödüyorum. devletin(m)e. maaşını aldığın kurumun bağlı olduğu devlete. yani devletimize. ama siz kalkmış 'bana mı ödüyorsun' diyerek, küçük görüyorsunuz ekmek yediğiniz kurumu. ve o kurumun bağlı olduğu yapıyı. size dava açacağım ben. hem yaptığınız işe saygı duymadığınızdan hem de devlete hakaretten."

sonrası buz. beni sakinleştirmeye çalışanlar. ki başta hakim dahil diğer vatandaşlar. sonra kadına kızan, onu da sakinleştirmeye çalışanlar. oranın müdürü dahil, diğer çalışanlar.

neymiş mevzu, vergiymiş. ve o vergiyle ödenen maaşlarmış. bir yanda esnaflık yaparak hayatını devam ettirmeye çalışıp belası sikilen bir vatandaş. diğer tarafta ise sırtını devlete yaslayıp, her türlü sağlık ve sigorta güvencesiyle kendisini sağlama almış cesaretsiz bir çalışan.

bir ülke battı. türkiye. her yerde söylerim. ve söylüyorum, öyle kolay değil bir ülkenin batması. yesen bile bitmez. peşkeş çeksen sonu gelmez. ama battı ve bitti. nasıl oldu peki? kolay oldu. vergi alımı adaletli ve düzenli olmadı, devlet de battı. devlet memurları işini severek ve adam gibi yapmadı, devlet battı. öyle kolay değil bir ülkeyi batırmak. benim suçum ne ki her ay ekstradan 200 tl stopaj vergisi ödeyeyim. memur için. memurlar için. sadece onların değil, onların çocuklarının bile geleceği ve bugünki yaşamı için.

orduevlerinden tut da devlet memurluğunda olan herkesin kendine ait başka bir hayatı var. bundan yıllar önce didim'de yazları dövme ve piercing yaparken kendilerine ait tatil köyleri vardı bankalarda çalışanların. niye peki babam? bu ülkenin yükünü ve borcunu esnaf mı çekecek? esnaf dediğin adamın tatili yok, güvencesi yok. bir bağkuru var o da öde öde bitmez. bu kadar mı samimiyetsiz olunur? bu kadar mı riyakarca? biz bilmiyor muyduk memur olmayı? sırtımızı devlete yaslayıp gücümüz yettiğini azarlamayı? gücümüz yetmeyene de köpek gibi yalanmayı? 

bir ülke battı. ve asla düzlüğe çıkmaz. bunun tek nedeni de birilerinin ödediği vergilerle birilerinin maaş alıp adam gibi iş yapmamaları. yazıklar olsun.


23 Ocak 2011 Pazar

Çocuğu Din İle Cezalandırmak


yozluk.

bir kaç haftadır, hayat teşgalesinin içine gırtlağıma kadar saplandığımdan, sevdiceğin işi olan eğitim danışmanlığına, onunla birlikte gidiyorum. 7 nesilden beri fransız kolejlerinden mezun insan koleksiyonu yapanlarından tut da, apartman görevlisi olup, bir sıcak çayını içmek için 2 metrekarelik salonuna giderken soba borularına kafalarımızı çarptığımız eve ya da evlere varana kadar her türlü vatandaşını görüyoruz bu ülkenin.

hepsinin derdi aynı ama; çocuklarına güzel bir gelecek sağlamak. o güzel gelecek de, güzel bir eğitimden geçiyor. o güzel eğitim de yabancı dil bilmekten geçiyor, birilerine göre. 
sadece tek yabancı dille yetinmeyip, ekstradan bir kaç tane daha öğrenmeye çalışan çocuklar var. ve o çocukların her zaman arkasında duran aileleri. gittiğimiz her evde de her türlü muhabbet dönüyor. siyasetinden tut da futboluna varana kadar. hatta son gittiğimiz bir elektrik tesisatçısı abimizin muhteşem yüz yıl adlı diziyle ilgili söylediği cümle, benim nazarımda şu sözlük aleminde söylenen şeyleri geç, şimdiye dek o diziyle ilgili söylenmiş her şeyden mantıklı ve zekice.

konu bu diziden açılmışken o güzel insanın, "bu nasıl tarih dizisidir, kanuni 3 kıtada fetihler yapıp, at koşturmadık yer bırakmamış, ama dizide nedense saray dışına çıkmayan bir asosyali oynuyor" demesi, hem gülmeme hem de hiç izlemediğim ve izlemeyeceğim o diziyle ilgili çok net bir karar aldırdı. ki tarih mezunu olmamdan dolayı da kalsın harem. kanuni, hürrem. ben almayayım.

neyse işte, öyle debelenip duruyoruz kendi geleceğimiz için. gündüzleri home ofisimde randevu usülü dövme ve piercing yapıp, akşam üzeri de randevuyla öğrenci ailelerinin evlerine gidip, o pırlanta gibi çocukların güzel bir yabancı dil eğitimi alıp, geleceklerini kurtarmalarına ön ayak olarak az bir şey akşama yiyecek-içecek parası çıkarmanın derdindeyiz.

bu arada, sahi kurtarabilir mi insan geleceği? ya da bir başkasının geleceğini? benim okullara dair, geleceğe dair, sıralarda dirsek ve beden çürütmeye dair söyleyecek fazla sözüm yok açıkçası. memur olmakla ilgili duygu ve düşüncelerimi de beni az-çok okuyan ve gerçek hayatta tanıyanlar bilir. tüm bu duygu ve düşüncelerime karşın hepsini hazmedebilirim. ne karnesinin ve derslerinin berbat olduğu babası tarafından yüzüne söylenen küçük tayfun'un pis pis sırıtması canımı acıtır ne de 2 dil bilen fransız koleji mezunu anne ve babanın 2 dil bilip üçüncü bir dil öğrenmesi için ön ayak oldukları su adlı küçük kız çocuğunun artık dil öğrenmek istemiyorum diyerek gizliden gizliye bize içini dökmesi.

hepsini anlayıp hepsini kabul ederim ben. ettim de hatta. şimdiye kadar ki hiçbir genel ya da yerel seçimde oy kullanmaya elim varmadı. geleceğin ya da geleceğimin kurtuluşunun siyaset denen kavramla olacağına inanmıyorum çünkü. dinler yetmezken mezhepleri, diller yetmezken lehçeleri ve insan yetmezken ırkları icat eden insan denen canlının her şeyi kendi çıkarına yontacağını biliyorum. adımı sorsanız bilmem belki ama bunu biliyorum.

hepsi lafı güzaf. tek biri hariç ama, çocuğunu din ile cezalandırmak. ilköğretim hayatı takdir ve teşekkür belgeleriyle dolu bir kız çocuğunu alıp sırf başka bir yöne gitmesin diye yatılı kuran kursuna yazdırıp bunu eğitim danışmanı iki insana göğsünü gere gere anlatan bir babanın işgüzarlığı.
zamanında her türlü boku yediğini üstü kapalı söyleyip sonrasında kendi inine çekilişi. ve tesadüfen o an evde olan, hafta sonu tatili için ailesinin yanına gelen kız çocuğunun bir mahkummuşçasına çaresiz kalışı.

bu toplum hep böyle miydi, bilinmez. ben bir tarih mezunu olarak bilmiyorum açıkçası. tarihe dair, bu ülkenin geçmişine dair, bu toplumun geçmişine dair bildiğim her şeyi unutmak içinse bedenimden vazgeçebilirim.
ama böyle miydi, yine de? kendi fikirleri ve duyguları çürümüş yoz babaların, bağnaz annelerin kendi evlatları üzerinde oynadıkları bu oyun hep böyle mi sergileniyordu?

benim de tercihim değildi mezun olduğum hiçbir okul. dirseklerimi çürüttüğüm hiçbir amfi. ki üniversite sınavında bile tercih hatası yapıp, okuyabileceğim bölümle hiçbir alakası olmayan bir bölümü okudum. okudum ama boş sonrası. manasız. çürütülen yıllar. boşa harcanan bir hayat.

peki ya dini kullanıp çoluğunun-çocuğunun özgür iradesiyle oynayanlar? çocuğuna ceza olarak kitap okuma cezası kesenler yetmezmiş gibi bir de din ile cezalandıranlar?
bir tanrı var mı yok mu bilmem ben. bir cennet-cehennem var mı, yok mu yine bilmem ben. eğer ki varsa, ve şu gökleri direksiz tutan, her gün genişleyen evrenin sırları kendi elinde olan yaratıcı, tahtından izleyip de iğreniyordur kendi yarattığı insanların performansları karşısında.

ilk emri "oku" olan bir dinin mensuplarının okumayı ve dini bir ceza aracı olarak kullanması ise başlı başına mide bulandırıcı ve yoz bir eylem. bizlerin dudaklarından dökülen tek cümle de; "yazık, hem de çok yazık."

22 Ocak 2011 Cumartesi

Papillon

ilk defa bir kitabın, bir filmin ve bir şarkının ismi aynı olup da hepsi bu kadar kusursuz olabiliyor. bu leziz filmdeki steve mcqueen ile dustin hofmann'ın enfes oyunculuğu, henri charriere abimizin akıl-almaz özgürlük mücadelesini kaleme alışı, kaleme almazdan önce yaşayışı, irade ve dayanıklılıkta bir abide gibi duruşu, filmin o müthiş sahnesinde steve mcqueen'in "hala buradayım orospu çocukları!!!" diye bağırışı. 

ve ve ve, editors'un aynı adlı leziz şarkısı. gaz mı gaz. adrenalin var sonuna kadar. dalağı patlatırcasına koşmayı isteyecek kadar iyi. banadepeche mode'u çağrıştırmalarına karşın, müziklerinin içerisine biraz daha elektironik riffler eklemişler gibi geldi.

günlerdir vazgeçilmezim bu şarkı. editors'un diğer şarkısı you don't know love gibi. böyle güzellikler gördüğüm zaman aklım, olmayan beynimden uçup gidecek gibi oluyor. şaşkınlık yaşıyorum. hala çok güzel bir şarkı can verebiliyor bana. hala çok enfes bir film, ruh katabiliyor ruhuma. hala ve hala muhteşem bir kitap, gerçek kavramından gerçeğin dışına çıkarıp da orada bana sonsuzluk sunabiliyor. 

aha bu şarkımızın linki; http://www.youtube.com/...play=true;showoptions=false

bu kitabımızın kapağı; http://www.zenker.se/books/papillon.jpg

bu da filmimizin afiş çalışmalarından birisi; http://2.bp.blogspot.com/...lon-kelebek-film-izle.jpg


21 Ocak 2011 Cuma

Korku


bir kültür ve imparatorluktur.

hayatımın her evresinde, diğer insanlarda bunu gördüm ben. ta ilk ergenlik yıllarımdan tut da askerde olduğum günlere kadar. aslında, insan denen canlının varoluşu bile bu olgu üzerine inşa edilmiş. insan bile korkudan ruh almış, ve ruhunu yine korkuya teslim edecek.
etkinliği ve baskınlığı, netliğinden geliyor. keskinliğinden. daha çocukken yenilen tokatlar, işitilen şantaj cümleleri, hepsi ama hepsi korku üzerinedir. ve korkunun azameti üzerine.

insan bu işte. her zaman korkacak bir şey bulur. hayatı muhteşem bir şekilde geçse dahi o muhteşemliğin biteceği korkusunu hisseder. ve nedensiz mutsuzluklar yine bu korkudan beslenir.
insan korktuğu sürece daha temkinli ve daha canlı olur. zira cesaret ve mutluluk zihni ve bilinci uyuşturur. mutluluğun ve cesaretin uyuşturucu bir yan etkisi vardır.

kendimden bilirim ben bunu. askerdeyken iliklerimde hissetmiştim hatta. bir güne 3 defa başlayıp, bin defa bitirirken korku denen olgunun ya da duygunun birilerinin beyninde nasıl şekillendiğini çıplak elle dokunup gözlerimle gördüm.
doldur-boşalt istasyonunda yanlışlıkla kum dolu bidona sıkan tertibim olan bir askerin korkudan dolayı nasıl elinin-ayağının birbirine dolaşıp da hüngür hüngür ağladığına şahit oldum.

ceza yememek için, bir an önce sivil hayata dönmek için korkuyla beslenen bir kavramın gencecik beyinler üzerinde ne denli etkili olduğunu içindeyken yaşadım.

beline ve bedenine patlayıcılar sarıp da meydanlarda kendilerini havaya uçurup masum insanları öldürenlerin zihinlerinin en dibinde de korkunun olduğunu çokm iyi biliyorum.

ben kendimden biliyorum bunları. bir çok gece, rüyamda gördüğüm, üç kat aşağı inilen, her yeri fayans, ışıkları yakmadan hiçbir odasına giremediğim, bomboş evin de benim korku cennetim olduğunu bildiğim gibi.
o odaların ışıklarını yakıp da koşa koşa yukarı çıkarken salgıladığım kokuyu da bilirim. zira kokusu vardır korkunun. hayatın her alanı vahşidir zira. sadece ulusal parklarda yaşayan hayvanların dünyası değil. insanların yaşadığı hayat da gırtlağına kadar korkuya gömülmüştür. bu yüzden bir kavga öncesi kimin kimi tek yumruk darbesiyle ya da kafa darbesiyle yere yıkacağı az-çok bilinir. karşındaki kişinin solak olma ihtimalini es geçmediğin sürece kendini savunup, o korkulu hali yok edebilirsin. yok edebilir insan.

korku; otoritenin hammadesi, gücünü aldığı yegane dayanaktır. ödül yoktur korkunun olduğu yerde. salt korku, ve onun yaptırımı ceza. maalesef ama bu ise fazlasıyla etkin ve güçlü bir öğretmendir.

Cahit Gök

çok iyi oyuncu. ezel'in eski dönem bölümlerini alıp-götüren genco. kadıköy sokaklarında küt diye karşıma çıktığında o mu, değil mi diye bir anlık duraksamadan sonra o olduğunu kabul ettiğim kocaman gözlü, dolu dolu bakan bir genç.
yıllardan beri, türk sinemasında neden iyi bir oyuncu çıkmıyor diye içerlerdim açıkçası. isminin cahit olması ve gözlerinin dolu dolu bakması bana,gegen die wand'taki birol ünel'in büründüğü cahit tomruk'u çağrıştırdı. ki cahit tomruk'un daha hayatın osmanlı tokadını yememiş toyluğu var sanki kendisinde. gençliği. kanının deliliği.

şimdilik naif, entelektüel, suça aşık olmasa da gücü seven bir genci oynuyor. güzel de oynuyor hani. ezel'in 50'nci bölümünün 11'inci dakikalarında ne kadar güzel oynadığını bir kez daha ıspatladı. umarım, geleceği parlak olur. tüm yüreğimle diliyorum bunu. ve bir dünya ödül alır. sadece türkiye'de değil, uluslararası platformlarda da oyunculuğunu tescilleyip, çizdiği yolda sağlam ve emin adımlarla yürür.

kendisi ile birol ünel arasındaki yüz ve beden benzerliğinin bir kaç örneği işte şurada;

kendisi; http://yukleresim.com/...ges/85040138615779711876.jpg

birol ünel; http://img192.imageshack.us/img192/7757/68004292.jpg

kendisi; http://www.mezopotamyasinema.com/...mage/cahitgok.jpg

birol ünel; http://ia.media-imdb.com/...q@@._v1._sx210_sy291_.jpg


Memur Olmak

olmamak için ömrümün 30 yılını heba ettiğim şey. gel ki 31'inci yaşıma girmeme annemden bakarsan bir kaç hafta, nüfus cüzdanımdan bakarsan da 50 gün var ama ben sanki tüm ömrümü bu şeyden olmamak için harcadım. harcamışım.
ne sosyal güvencesi ne hafta sonlarının tatil olması ne de yıllık izni... hiçbiri ama hiçbiri bana cazip gelmedi ve gelmiyor. tabii işin bir de ailevi yönü var ki işte o tam bir işkence.

devlete sırtını yaslama gereksinimi, üç ayda bir verilecek prim, sağlık güvencesi ve geberip gitmezsem 25 yıl sonra elde edebileceğim emekliliğim, ve dönüp ömrüme baktığımda boktan bir odada harcanmış koca hayat.
bunu hiç kimse anlatamaz annesine-babasına. dünyanın en iyi meddahı olsan, anchorman'i olsan bile anlatamazsın senin memur olmandan başka seçenek göremeyen ailene.

hem evlenirken kız vermezmiş birileri. hem yarın-öbürsü gün hastalanmak varmış, elden-ayaktan düşmek varmış. memur olup hepsi halledilebilirmiş. 
çevremdeki memurlara bakıyorum. benimle beraber üniversite okuyup da öğretmen olanlara. bankalarda memur olarak işe girenlere. üniversitede kalıp da yüksek lisans yapıp, şimdilerde yavaştan yavaştan yardımcı doçent olmak için gece-gündüz ders çalışan akranlarıma.
nerede hata yaptım ben diyorum?
ta öğrencilik günlerimden başlayıp da esnaflık yapmaya çalışmamın, esnaflığın neresi kötü? ben ki ta bacak kadar veletken bayramlık ayakkabılarını çok beğenen bir arkadaşına üç-beş milyon fazlasına satıp da gidip aynı ayakkabıdan alıp, o üç-beş milyonluk kazançla da elma şekeri ve binbir çikolata alarak eve dönmüş bir veledim.

nasıl olabilirim? denedim zamanında. bir dersanenin keskin dişleri arasına soktum bedenimi. hatta ruhumu bile. çocuklar gerçekten mücevher gibiydi. ve benim onlarla iletişimim, onları ciddiye alışım, her derse başlamadan önce anlattığım fıkralar, hikayeler, dersin en heyecanlı anında bir şiir okuyup da özgürlüklerini sunmam...
hiçbirinin değeri olmadı tabii. bir ders esnasında ceketimi omzuma atıp da nasıl uzaklaştığımı ben bilirim o sınıftan. sonrasında bir kereliğine hata edip de girdiğim ales.
ve daha sınavın ilk 15 dakikasında sıkışan kalbim. çözdüğüm 5-10 soru. ve midemi tutarak lavaboya koşmam. görevlinin beni belimden yakalayışı. sonrasında o siktiriboktan sınıfa geri dönmemem.

hiçbirinin bir değeri ve manası olmadı birilerinin nazarında. şimdilerde muhasebecimle nereden nasıl vergi indirimi sağlayabiliriz diye göt yırtıyoruz. kabotaj bayramıyla 20 küsür yıl sikilen ruhum ve bedenim bir 30 yıl da stopaj vergisiyle sikilecek. kaçış yok. çıkış yok. insan olarak dünyaya gelmiş olmanın yan etkileri bunlar. gönüllü mahkumiyetin ve esaretin yan etkileri bunlar.

sabotaj gerekli hepsinden kurtuluş için. ve tercih etmek gerekli. ben tercihimi alışverişten yana kullanmışken geriye dönüp baktığımda pek de farkı yokmuş birisinin bir diğerinden. hepsi yok olmak ve bitmek üzerineymiş.

tüm bunlara karşın istanbul'un birilerini boğan keşmekeşi ve curcunası neden hala bana huzur veriyor, hala anlamış değilim bunu ama. cebimde beş kuruşum kalmadığı zamanlarda bile öğleden sonra başladığım gün neden hala içimi huzurla dolduruyor. penceresini açtığım home ofisimden bahariye caddesine baktığımda gözüme takılan, hemen yanımdaki dersane öğrencileri üzerinde oynanan oyun neden hırsızlıktan ya da yan kesicilikten daha aşağılıkça geliyor, bilmiyorum.

kaybetmemek üzerine verdiğim savaş. vergi dairesi ile işçi ve işçi bulma kurumu arasında bir yerlerde volta atıyor bedenim. üniversite okuduğum ilk yıllarda, pazarlarda kitap sattığım günler geliyor aklıma. hemen yanı başımda sebze-meyve satan kürt çocukları. diğer yanımda hac malzemeleri satan hacı abi. ve her ikisinin söylediği o cümle;

"okumakla bu işler olmaz hoca."

evet, olmuyor. ve olmayacak. lanetliyiz çünkü. lanetlenmişiz. kendi tercihim olacak her şeyi sonradan, kendi gücümle elde etmişim ben. üniversite de dahil okuduğum hiçbir okulu seçememişim ben. şimdilerde yaptığım iş ise ben hariç, ailemden başlayarak çevremdeki herkese batıyor.
bu sıkışıklıkta çocukluğum geliyor aklıma. bir bayram sabahı ayakkabılarımı beğenen çocuğa üç-beş kuruş fazlaya satışım. o kazanç cebimdeyken yalınayak eve gelip uyuyuşum. ve ayakkabılarımı biraz kazançla sattığımı duyan anne ve babamın başımı okşayışı. şimdilerde ise o durumun tam tersi takınılan tavır. herkesin takındığı. bir gün gelip de mecburen memur olursam, ilk iş günün gecesinde kravatla kendi salondaki büyük ahizeye asımışım. dönüş yok. tercih meselesi bu da. ya memur olup 40 yılda çürüteceksin bedenini ve ruhunu. ya da...

neyse işte.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Okumak

tehlikelidir. gerçek bir tehlikeden bahsediyorum. dönüşü olmayan yollara sokar insanı. ve kişi okudukça sorgular. sorguladıkça sorar. sordukça da cevabı olmayan başka sorularla bulur kendini. o soruların ilmeklerini ise kendi ruhuna geçirir.

ilk kitap okuduğum günü hatırlıyorum da, şimdi ismini anımsayamadığım bir hikaye kitabı. her gün gittiğim ortaokulun yolu üzerinde, küçük bir kırtasiyenin ön vitrininde. 
ben, öğle yemeği harçlığımı biriktirip o kitabı alıyorum. o kitabı almazdan önce annemden para istiyorum o hikaye kitabını almak için.
şartlar şimdinin şartları değil tabii. bulunamıyor o para. ya da ben geçiştiriliyorum. alıyorum işte o kitabı. yemeğimden artırıp da. eve gelip odama geçiyorum. ve üzerime bir örtü örtüp gizlice okuyorum. sırf annem görmesin diye. okul harçlığımla o kitabı aldığımı bilmesin diye. kitap bitiyor. ve ben o örtünün altında uyuyup kalıyorum.

annemin bağrışıyla uyanıyorum sonra. göğsümde, bir kaç saat önce bitirdiğim bir hikaye kitabı. çelimsiz vücudum ve bedenim, çaresiz gözlerle anneye bakıyor.

"demek, yemedin-içmedin bu kitabı aldın ha!!"

sesi öfkeli. akşama babama söyleyebilir. babam ki bir tokat bile atmamış bana. "anne" diyorum. "ne istersen yaparım. söz. babama söyleme." "tamam" diyor. "bir ay sözümden çıkmayacaksın." "tamam" diyorum ben de."

bir ay bulaşık yıkıyorum. bakkala koşa koşa gidiyorum. tüm angarya işleri ben yapıyorum evde. o hikaye kitabı ise hep yanımda. aradan geçmiş 20 yıl. şimdi sadece bir anı. devam ediyor okuma sevdası ama. okuma sevdam. kütüphaneye üye olup başlıyorum ucundan köşesinden. sonra lise. sonra o zamanlar kuponlarla verilen ansiklopediler. salt bilgiye dayalı her şey. ve ömrümün sonlarına doğru çakılakaldığım o muhteşem eser; "aylak adam."

ötesi yok diyorum, aylak adamı bir balıkesir yolculuğu esnasında otobüste bitirip, gözümden bir damla yaş düşerken. okumaya dair ya da yazıya dair söylenecek her şey söylenmiş. gerisi sadece teferruat. ana yemekten önce verilen atıştırmalık şeyler. defalarca okuyorum. mideme bıçaklar saplanana kadar. bir yaz gecesi acile kaldırılacak kadar. ve o gecenin sabahında hastane bahçesindeki toprağı öpecek kadar.

okumanın tehlikesi hep içimde ama. zira ben, o tehlikeye aşığım. kötülüğe sevdalı film karakterleri gibi. okumak tehlikelidir diyorum kendi kendime. yeni yeni okumaya başlayanlara. uyuyan devi uyandırır. ve kişiyi; dar, dönüşü olmayan bir yola sokar. aman dikkat. kitaplar, tuvalette okunmak için yazılmamıştır. kitaplar, birilerine bir şeyler anlatırken dinlenilmeyen veya ciddiye alınmayan insanların, diğer insanlardan intikam alma yöntemidir. bu yüzden aman dikkat. her yalnızlıkta ve mutsuzlukta bizim de payımız var. bu yüzden, aman dikkat. vebal ödemek isteyen okur. istemeyen, okumaz. aman dikkat. kelebeklere inanıyorsanız, onun etkisine de inanmak mecburiyetinde kalırsınız. kitaplar; kelebeğin etkisidir. aman dikkat.


Sabri Sarıoğlu

kendisi hakkında bir şeyler karalamak istediğimde adı aklımda sabri sarıağaoğlu diye kalmış can. hep şu ali ağaoğlu yüzünden işte. neyse, can dedik bir kere bu güzel insana. can diyorum, çünkü bu adam gerçekten can. bildiğin ciğer. ekmeğinin arasına koyup yiyeceksin. az-çok galatasaray taraftarı olmasam, sokakta gördüğüm an gülümseyip, yanına gider, halini hatırını sorup, efendi efendi yanından ayrılırım. gel ki yine aynı şeyleri yaparım. galatasaray'lılığım bunu fazla etkilemez her halde. galiba. kesin.

bazı futbolcular iyi futbolcudur. bazı futbolcular kötü. bazıları ise tek başına takım. sabrinin hangi kategoriye girdiği bende kalsın. kalmasına da gerek yok gel gör ki. görünen köy kendisi işte. klavuza ne hacet. benim diyeceğim efendiliğine ve şahsiyetine.

şu sözlük aleminde ismine başlık açılmış gerekli-gereksiz bin tane insan sözlüğe çemkirdi, davalar açıldı, adlarına yazılan entryleri sildirtti falan filan. ulan şu insan evladı, şu can adam, bir güne bir gün kendisiyle ilgili ortaya çıkan kötü eleştirilere bir şey dedi mi? veya televizyonda gördüğümüz kadarıyla çirkefleşti mi hiç?
ben cidden hatırlamıyorum. her zaman kafasını eğdi, topunu oynadı, evine gitti. bu insanla birlikte bir de ibrahim üzülmez'i bilirim ben arkadaş. efendilikse efendilik. takım sevdasıysa takım sevdası.

futbol mantaliteleri ortalamanın çok altında, kabul ediyorum. ama ne bileyim, hiçbir maçta ben bu adama kızamıyorum. cidden kızamıyorum. öyle garip bir hissiyatla sevdiriyor ki kendini. gel de kız. kızılmıyor arkadaş. ben kızamıyorum. futbolu bırakana kadar böyle idare edeceğiz artık. yapacak bir şey yok. 

ali sami yen'deki çektirdiği o müthiş üçlü, çıkmaz aklımdan hiç. kişiliği güzel bu adam, aklımda hep o üçlüyle kalacak. kulaklarımızın pası gitsin. aha o üçlü;

http://www.youtube.com/watch?v=kvygopmqxpm

16 Ocak 2011 Pazar

Ebu Zerr

can. canan. hepsinden önce o var(dı). var(mış). ne marx, ne hegel ne de bakunin. hepsinin ama hepsinin fikir babası. hayatı boyunca laneti olan o duyguyu bilirim. adaletsizliğe karşı iç(in)in yanma duygusunu.
inandığın ya da inandığını varsaydığın değerler karşısında elinden bir şey gelmemesini yani. haksızlık karşısında susmanın dilsiz şeytanlık olduğunu. bildiğim için de üstündür benim için. tebliğ edilen her şeyi kendi akıl süzgecinden geçirip, ne cehennemden korkan ne de cennete sevdalanan bir adam. yalnız yaşayıp yalnız ölen bir feylesof belki de.

çağının çok ötesinde. şimdiki şark kurnazı islamcıların, samimiyetsiz komünistlerin, örümcek kafalı laiklerin, kolpa solcuların, yoz milliyetçilerin anlamayacağı derecede üstün bir adam.
gırtlağına kadar cehalete ve hurafeye gömülmüş arap yarımadasında 1500 yıl önce kendi arınmasını ve arayışını tamamlamak uğruna yollara düşen cesaret timsali. "hakk" bildiğinden şaşmayan bir deli.

aklını kendine saklayanlardan. saklayıp da zihninin dehlizlerinde yok olanlardan. dünyanın gerçekten bir han olduğunu ve insan denen canlının da ölümlü olduğunu kabul eden, kabul etmekle de kalmayıp buna biat eden muhteşemlik.

bir tanrı'nın olup olmaması farketmiyor onun için. adaletsizlik ve haksızlık karşısında tavrını belli etmeyen, gıkı çıkmayan insana şaşan. şaştığını da cesareti sayesinde dile getirip budalalar sürüsü tarafından bir kamyon dayak yiyen veli.

şimdilerde olsa, şimdi yaşasa, dar ağaçlarına gönderilir. giyotinlere sıkıştırılır, o muhteşem beyni ve zihni içinde barındıran kafası. şimdilerde olsa zehirli iğnelerle uyutulur sonsuza dek. gıkı çıkmaz ölüme. nasıl ölünmesi gerektiğinin ölümden daha önemli olduğunu kavradığı için sitem etmez. ah şimdi olsa keşke. düşsek şöyle arkasına. elimize kılıçlar tutuştursa. köşklerini yerle bir etsek birilerinin. bağlarını talan etsek ahmakların. her şeyi kendi tekeline alan bürokratların, sözde aydınların, her şeyi kendine yontan hamasi modernlerin ne kadar bağnaz ve sığ olduklarını ıspat etsek tek tek.

şimdi olsa keşke. gerçek bir aydınlanmanın fitilini beraber ateşlesek. ve fitili kendi bedenlerimize dolasak. zihinlerimize doladığımız gibi. hep beraber yakıp yansak. bir cennet varsa eğer. şeref konuğu bu adamdır işte. ki eğer değilse, o cennet, cennet değil. dev bir genelevdir.

Kızların Sürekli Üşümesi

her birinin ceryan cücüğü olmasından kaynaklı bir durum olsa gerek. bunun başka bir açıklaması olmaz. olamaz. her entry'sini ofislerden giren, ceryan cücüğünün ne olduğunu bilmeyen arkadaşlarımız için açıklayalım; ceryan cücüğü= civciv.

şimdi üç kuruşluk bir keyif için dışarı çıkıyorsun, hanım kızımız tutturuyor: "üşüdüm." 
"üşüdün de bana mı üşüdün arkadaş?" diyemiyoruz. dersek abuk düşer. "tamam canım, gülüm" deyip deyip montumuzu veriyoruz. verirken de ekliyoruz; "adidas ha o mont." kendisi karşılık veriyor; "markasını söylemene gerek var mıydı?" "yok" diyoruz. "sadece söylemek istedim."

kendisi biraz ısınıyor. bu kez ayakları üşüyor. mecburen yürüyoruz. eve geliyoruz. kombiyi sonuna kadar açıp, bu yetmiyormuş gibi elektirik sobasını kucağımıza alıyoruz. kendisi yineliyor, "bebeğim, üşüyorum ben."

burada tıkanıyoruz. basiretimiz bağlanıyor. ne yapsan nafile. hanım kızımızı bir uzay aracına koyup, güneşin yamacına çıkarsak, orada iki lafın belini incitip bir şeyler paylaşalım desek, kendisi, orada bile söyler; "aşkım üşüyorum."

küresel ısınmaymış. yalan arkadaşım. bilim adamları kız arkadaşı olmayan magandalar sürüsü. bir tanesinin sevgilisi olsa, böyle bir tezi ortaya atmazlar. kızlar üşüyorum demekten vazgeçmediği sürece ben inanmayacağım küresel ısınmaya. üçüncü katta olan home ofisimi sular bassa. ben markete ekmek almaya, bir tekel bayisine sigara almaya dalgıç kıyafetiyle gitsem bile inanmayacağım küresel ısınmaya.

-aşkım üşüyorum.
+dur ben seni ısıtacağım bebeğim.
-bırak elindeki o bidonu. bırak lütfen!
+kendimi yakacağım sevgilim. ısınman lazım. kendimle birlikte seni. dünyayı. evreni. ısınman lazım çünkü. ya hasta olursan. neme lazım.