21 Ocak 2011 Cuma

Memur Olmak

olmamak için ömrümün 30 yılını heba ettiğim şey. gel ki 31'inci yaşıma girmeme annemden bakarsan bir kaç hafta, nüfus cüzdanımdan bakarsan da 50 gün var ama ben sanki tüm ömrümü bu şeyden olmamak için harcadım. harcamışım.
ne sosyal güvencesi ne hafta sonlarının tatil olması ne de yıllık izni... hiçbiri ama hiçbiri bana cazip gelmedi ve gelmiyor. tabii işin bir de ailevi yönü var ki işte o tam bir işkence.

devlete sırtını yaslama gereksinimi, üç ayda bir verilecek prim, sağlık güvencesi ve geberip gitmezsem 25 yıl sonra elde edebileceğim emekliliğim, ve dönüp ömrüme baktığımda boktan bir odada harcanmış koca hayat.
bunu hiç kimse anlatamaz annesine-babasına. dünyanın en iyi meddahı olsan, anchorman'i olsan bile anlatamazsın senin memur olmandan başka seçenek göremeyen ailene.

hem evlenirken kız vermezmiş birileri. hem yarın-öbürsü gün hastalanmak varmış, elden-ayaktan düşmek varmış. memur olup hepsi halledilebilirmiş. 
çevremdeki memurlara bakıyorum. benimle beraber üniversite okuyup da öğretmen olanlara. bankalarda memur olarak işe girenlere. üniversitede kalıp da yüksek lisans yapıp, şimdilerde yavaştan yavaştan yardımcı doçent olmak için gece-gündüz ders çalışan akranlarıma.
nerede hata yaptım ben diyorum?
ta öğrencilik günlerimden başlayıp da esnaflık yapmaya çalışmamın, esnaflığın neresi kötü? ben ki ta bacak kadar veletken bayramlık ayakkabılarını çok beğenen bir arkadaşına üç-beş milyon fazlasına satıp da gidip aynı ayakkabıdan alıp, o üç-beş milyonluk kazançla da elma şekeri ve binbir çikolata alarak eve dönmüş bir veledim.

nasıl olabilirim? denedim zamanında. bir dersanenin keskin dişleri arasına soktum bedenimi. hatta ruhumu bile. çocuklar gerçekten mücevher gibiydi. ve benim onlarla iletişimim, onları ciddiye alışım, her derse başlamadan önce anlattığım fıkralar, hikayeler, dersin en heyecanlı anında bir şiir okuyup da özgürlüklerini sunmam...
hiçbirinin değeri olmadı tabii. bir ders esnasında ceketimi omzuma atıp da nasıl uzaklaştığımı ben bilirim o sınıftan. sonrasında bir kereliğine hata edip de girdiğim ales.
ve daha sınavın ilk 15 dakikasında sıkışan kalbim. çözdüğüm 5-10 soru. ve midemi tutarak lavaboya koşmam. görevlinin beni belimden yakalayışı. sonrasında o siktiriboktan sınıfa geri dönmemem.

hiçbirinin bir değeri ve manası olmadı birilerinin nazarında. şimdilerde muhasebecimle nereden nasıl vergi indirimi sağlayabiliriz diye göt yırtıyoruz. kabotaj bayramıyla 20 küsür yıl sikilen ruhum ve bedenim bir 30 yıl da stopaj vergisiyle sikilecek. kaçış yok. çıkış yok. insan olarak dünyaya gelmiş olmanın yan etkileri bunlar. gönüllü mahkumiyetin ve esaretin yan etkileri bunlar.

sabotaj gerekli hepsinden kurtuluş için. ve tercih etmek gerekli. ben tercihimi alışverişten yana kullanmışken geriye dönüp baktığımda pek de farkı yokmuş birisinin bir diğerinden. hepsi yok olmak ve bitmek üzerineymiş.

tüm bunlara karşın istanbul'un birilerini boğan keşmekeşi ve curcunası neden hala bana huzur veriyor, hala anlamış değilim bunu ama. cebimde beş kuruşum kalmadığı zamanlarda bile öğleden sonra başladığım gün neden hala içimi huzurla dolduruyor. penceresini açtığım home ofisimden bahariye caddesine baktığımda gözüme takılan, hemen yanımdaki dersane öğrencileri üzerinde oynanan oyun neden hırsızlıktan ya da yan kesicilikten daha aşağılıkça geliyor, bilmiyorum.

kaybetmemek üzerine verdiğim savaş. vergi dairesi ile işçi ve işçi bulma kurumu arasında bir yerlerde volta atıyor bedenim. üniversite okuduğum ilk yıllarda, pazarlarda kitap sattığım günler geliyor aklıma. hemen yanı başımda sebze-meyve satan kürt çocukları. diğer yanımda hac malzemeleri satan hacı abi. ve her ikisinin söylediği o cümle;

"okumakla bu işler olmaz hoca."

evet, olmuyor. ve olmayacak. lanetliyiz çünkü. lanetlenmişiz. kendi tercihim olacak her şeyi sonradan, kendi gücümle elde etmişim ben. üniversite de dahil okuduğum hiçbir okulu seçememişim ben. şimdilerde yaptığım iş ise ben hariç, ailemden başlayarak çevremdeki herkese batıyor.
bu sıkışıklıkta çocukluğum geliyor aklıma. bir bayram sabahı ayakkabılarımı beğenen çocuğa üç-beş kuruş fazlaya satışım. o kazanç cebimdeyken yalınayak eve gelip uyuyuşum. ve ayakkabılarımı biraz kazançla sattığımı duyan anne ve babamın başımı okşayışı. şimdilerde ise o durumun tam tersi takınılan tavır. herkesin takındığı. bir gün gelip de mecburen memur olursam, ilk iş günün gecesinde kravatla kendi salondaki büyük ahizeye asımışım. dönüş yok. tercih meselesi bu da. ya memur olup 40 yılda çürüteceksin bedenini ve ruhunu. ya da...

neyse işte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder