28 Haziran 2011 Salı

Dünyayı gezmek

her hayalperest gencin ve ergenin hayalidir. benim de hayalimdi. yalan yok. ne zaman götümü yapıştırdım bir koltuğa ve ömrümün yaklaşık 7-8 yılını o koltukta geçirdim, vazgeçtim bu hayalden. aslında o benden vazgeçti. çünkü hem ruhum hem de bedenim hantallaşmıştı. 

en son askere gitmeden önce ingiltere'ye gidecektim ki askerlik mevzusu çıktı, ben de yarrak gibi kaldım ortada. ingiltere'yi hayal ettim, kilis'e gittim. bir sınır karakoluna.

bugünlerde tekrar içime düştü bu düşünce. ne yapayım anasını sikeyim, kesmiyor. illa dünyanın her yerine gidip, o her yerde de insanın aynı olduğunu kendime ispat için gerçekleştirmek istiyorum bunu. yalnız tek farkla. bugünlerde bir dövme düşünüyorum kendime. gerçekten düşünüyorum ama. sağ pazumun iç kısmına dünyada aktif olan, ve yasal yönden resmi dil olarak kabul edilmiş tüm dillerde "hepinizin amına koyayım" cümlesini dövme olarak yapıp da gitmek. gezmek. her ne sikimse artık.

nereden bulabilirim tüm dilleri ve bu küfür cümlesinin birebir karşılığını acaba? ciddi ciddi düşünüyorum bunu. kafam iyi olduğundan söylemiyorum lan bunu. vallahi istiyorum. şöyle her hangi bir ülkede yeni tanıştığım her hangi bir insan kendisinden bahsederken ben sağ kolumu aramıza koyayım. o ise oradan çekip alsın alacağı küfürü. bakayım o saatten sonra devam edecek mi pişkin pişkin göt oğlanlığı yapmaya! milyarlarca kez duyduğum yalanları kendi erdemi gibi sunmaya!

nereden bulabilirim ama. nereden bulunur bu. bulduğum an sol elime aldığım gibi dövme makinamı, sağ pazumun iç kısmını deftere çevireceğim. ondan sonra da ver elini yurt dışı. hatta ne yurt dışısı, oradan uzay boşluğu, uzay boşluğu da kesmez. ver elini evrenin dışı. elini vermesen de sen, ben diğer elimle tutarım boşluktaki sol elimi. işte oradan evrenin dışı.
yeter ki siktir olup gideyim. sol pazumdaki "çirkin" yazısı ve sağ pazumun iç kısımındaki, dünyada aktif olarak kullanılan tüm dillerle yazılmış "hepinizin amına koyayım" cümlesiyle.

Orta yaş üstü bakire kadın histerikliği

tehlikeli bir histerikliktir.

şimdi hiç sevmem böyle kadını-erkeği zarından, şuyundan, buyundan dolayı tasniflemeyi. ancak deneyimlediğim ve artık bende şaşmaz bir kanı var. orta yaş üstü bir kadın bakireyse ciddi manada ruhsal ve bedensel sorun yaşıyor. ve o sorunu bir şekilde dışarı yansıtmamaya çalışsa da o sorun mide bulandırıyor.

vakti zamanında bir kadın tanıdım bu tarz. çok tanıdım da, bu tanıdığımla az bir şey yakınlaştık. her türlü konudan konuşuyoruz. yalan yok, yüzyüze görüşmedik hiç.
bu kadınla konuşuyoruz, konu sürekli dönüp dolanıp aşk-seks ve yaşamak üçgeninde tıkanıyor.

kendisi ailesiyle yaşayan birisi ve yaşı yanlış hatırlamıyorsam 27'ydi. bir gün muhabbetin dibine vurduğumuzda bu birden ağlamaya başladı. neymiş efendim ben farkında olmadan bir şey söylemişim, bunun eksi sevgilisi de o cümleyi bunu haksız çıkarmak için söylermiş.
iyi de aslanım, ben senin eski sevgilinin türkçe hocası mıyım! nereden bileyim sana ne söyleyip ne söylemediğini. ya da neyi ne manada söylerdiğini. nereden bileyim it!

konu cinselliğe geldiğinde kendisinin içindeki ateşin alev topu olduğunu hissettim. fakat nasıl olacak bu iş. onca yıl kimseyle ilişkiye girmemiş birisi. hatta bir seferinde, "peki" dedim. "işin cinsellik boyutunu nasıl hallediyordunuz ilişkilerinde?"
cevap verdi kendisi; "oral ve anal seksle." 
iyi de koçum, senin bacak aran bakire ama dudaklarında ve götünde binlerce piç var dedim o anın öfkesiyle. küstü bu. siklemedim ben de. amına koyarım, çocuk mu avutuyorum deyip işime-gücüme baktım.

bir gün yine çıkageldi bu. bir şekilde merak ediyor beni de. artık neyimi merak ediyorsa prenses. dedim ki "olmaz bizden." bu afalladı tabii. o kadar çok götü kaldırılmış ki, o kadar çok "sen güzelsin" cümlesini duymuş ki.
"neden" dedi. "neden yok" dedim. "tavırların ve düşüncelerin uymuyor bana. istersen kerhanede orospu ol, yine de farketmez benim için. ama böyle olmaz. bir şekilde uymuyoruz işte."

anlamadı. anlamasını da beklemiyordum zaten. başka bir gün bunun arkadaşıyla tanıştım. daha doğrusu bu kadını tanıyan başka bir kızla karşılaştım. kızla da bir kaç kez ilişkimiz olmuştu. bir nevi fak badilik işte.
kız dedi ki bana "incitme onu." şaşırdım. yalan yok. "nasıl yani" dedim. "o bakire" dedi. "yıllardır bakire kalmış, şimdi de bir şekilde kaybetmek istemiyor bekaretini. bu yüzden de aklısıra evleneceği erkeğe saklıyor kendisini." "biliyordum. söylemişti kendisi" dedim. "saklasın. saklarken de pamuklara sarsın hatta. bir güzel de naftalinlesin. kokar mokar maazallah."

o kıza verdiğim sözden dolayı kendisini başımdan defetmek için bilerek soğuk davranmaya başladım. neticede artık muhatap olmamam gereken birisi olup çıkmıştı. bu iyice saplantı yaptı beni. hissedebiliyorum ama. bildiğin zıvanadan çıktı. egosu inciniyor ya matmazelin, iyice panikleyip çırpınıyor.
bir gün beyninde kurduğu her şeyi döktü. dedi ki, "yarın görüşelim. görüştüğümüzde de ilişkiye girelim."
ben hiçbir şekilde bir şey söylemedim. bir şeyler içerizle geçiştirip ertesi günü bekledim. sabah oldu, randevu saati yaklaştı. hava bok gibi. kafama yorganı çektim uyudum. aradan bir saat geçti, randevuya 10-15 dakika var, baktım telefonumda bir mesaj; "ben görüşmek istemiyorum."

hiçbir şey yazmadım. tel'den numarasını engelledim. msn'den de sildim, facebook'umdan ve blogumdan da şutlayıp hayatıma devam. en son bir kaç sanal çöplükte gördüm kendisini. hala olduğu yerde sekiyor.
öyle zehirli bir tavrı ve iğrençliği var ki, dışarıdan gören der ki "ulan kadına bak, alemin sikişini çevirmiş, çözmüş mevzuyu, ders almalıyız bundan."

yok be cancağızım. seksin ne muhteşem bir şey olduğunu bilemeyen bir histerik o. hayatı boyunca götü kaldırılmış eziğin allahı. bir kereliğine canı gönülden sevilip insan muamelesi görmemiş bir kadın müsveddesi.
kendi işine gelen her konuda iki kanadı beliriyor hemen omuz başlarında. işine gelmeyen ilk anda da iki boynuzu tepesinde. o boynuzlarla da ne kadar çok can yakabilirimin hesabına düşüp can yakamadığında sikilmekten beter olarak kalıyor ortada.

tehlikelidir bu histeriklik. gerçek bir tehlike ama. namus kumkumalığı yapan bu tarz bir kadının namusssuzluğu konusunda ise herkesle ve her şeyle bahse girebilirim.

Hayata yeni başlayacaklara tavsiyeler

"bir an önce gel. çık oradan. madem girdin oraya, bir an önce çık. hatta fırsatın varsa hiç bekleme. ben mesela, 8 ay beklemişim. ömrümden boşu boşuna geçen 8 koca ay.
oysa o 8 ayda neler yapmazdım ki. çocukken yapamazdım tabii bir çocuğunu ama yetişkin aklım ve bedenimle neler yapmam ki o 8 ayda. yüzlerce kez sevişebilirim örneğin. onlarca kase yoğurt yiyip yüzlerce kez banyo yapabilirim.

sen bakma bunlara. yalan söylüyorlar. o kadar güzel ki bu taraf. daha bu sabah mesela, hava çok güzeldi. pencere açık uyudum. sabah bir uyandım, güvercinlerimden dişi olan yüzüme yaklaşmış beni izliyor. erkek ise yumurtların üzerinde kuluçkaya yatıyor. 
öylece baktık birbirimize. sanırım aramızdaki o nedensiz vahşilik yavaş yavaş kırlıyor artık. eee, ne de olsa anne-baba olacaklar. ve işin güzel yanı ne biliyor musun, ilk kez anne-baba olacaklar. bu ise onları hem daha heyecanlı hem de daha şaşkın yapıyor. bu ise gerçekten izlenilmesi ya da yaşanılması gereken bir güzellik.

sen fazla bekleme orada. biz dünyalılar waffle diye bir şey icat ettik. o kadar güzel ki. değişik değişik çikolatalar ve meyvelerle süslü. istediğindne istediğin kadar koydurabiliyorsun waffle yapan kişiye. o ise hiçbir şekilde kırmıyor seni.
sonra su var. çok güzel bir sıvı. biz insanlar ona "yaşam kaynağı" diyoruz. evet, gerçekten yaşam kaynağı. ben hiç susamamış olsam bile deli gibi içiyorum. bir insan sırf su içmiş olmak için su içer mi, ben içiyorum işte. ne yapayım çok güzel.

şarap var bir de. cennet içkisi derler kutsal kitaplarda. gerçekten cennet içkisi olabilir. ama rakı da çok güzel. bir de viski. tekila ise sevgilinin elmacık kemiğinden içilirse güzel.
tabii sen hemen alkole başlama. önce deli gibi spor yap. her gün yürüyüşe çık mesela. koş hatta. çiçekleri kokla. kiraz ye. denizi izle. evet, denizi izle. biliyor musun, ben denizi ilk gördüğümde ağlamıştım. ince memed gibi. yok, o zamanlar okumamıştım daha o kitabı. aylak adam'la ise tanışmamıştım bile. 
o kadar güzeldi ki deniz. suyun mavi olanı. tabii sen maviyi de bilmiyorsun. mavi de gökyüzünün rengi. gökyüzünü de bilmiyorsun haliyle. gökyüzü de bulutların olduğu bir masal diyarı. bulut ne diye sorma. bir an önce çık sadece bulunduğun karanlıktan. hepsini kendin gör.

aşkı tat mesela. çocuk aklın ve bedeninle kanıksa onu. ilk orgazmını yaşadıktan sonra bir daha o tadı alamayabilirsin hayatın boyunca. sen aldanma bunlara. dedim ya, bunlar yalan söylüyor.
aşk çok güzel çünkü. en az şehvet kadar. düşünsene, bir insan seni kalbinde taşıyor. ve sen bunu hissettikçe, bildikçe o kadar iyi hissediyorsun ki kendini. o kadar mutlu oluyorsun ki, gerçekten yaşadığını hissediyorsun.

sonra filmer var. şarkılar. hepsi biz insanlar için başka insanların yaptığı şeyler. hepsi çok güzel. ama ciddiye alma onları. gerçekten alma. sadece yaşa sen. hayat ne sunarsa sunsun, iyisiyle-kötüsüyle. sadece yaşa.
tabii iyiyi ya da kötüyü de bilmiyorsun. bu konuda hiç acele etme. iyiyi görmen biraz zaman alabilir. hatta belki ömrün o uğurda geçebilir. ama kötü, sen dünyaya geldiğin an hemen yakana yapışacak.

ha bu arada, yaşadığımız yerin adı dünya. "dün" ve "ya" kelimelerinden oluşuyor. ya da "ay" ve "dün". adı bile güzel aslında. tabii sen ne ay'ı ne de dün'ü bilmediğin için anlamıyorsun yine dediğimi.
ay, geceleri çıkıyor. gece ne diye merak ediyorsundur. şu an bulunduğun yer gibi karanlık ve korkutucu olur gece. ay işte o gecelerde çıkıyor. fakat deniz olan bir yerde çıkıyorsa ve tam dolunay halindeyse mest olursun denize vuran halinden.
dün ise insanların hep pişman olduğu zaman dilimi. garip olan ne biliyor musun, bu insanlar yarından da ümitsiz, bugünü ise zebil ediyorlar genelde.

yıldızlar var bir de. çok güzeller. küçük prens onların olduğu bir gezegende yaşıyor. tabii, bilmiyorsun onu da. küçük kara balık'ı da bilmiyorsundur sen.
eee, sen de hiçbirini bilmiyorsun ama. hadi bir an önce gel. yaşanan tüm acılara ve kötülüklere karşın her şey bu tarafta. ve bu taraf gerçekten çok güzel.
öbür tarafta sadece bilinmemezlik ve hiçlik var. bu tarafta ise ise güzel-çirkin, iyi-kötü, yalan-gerçek her şey var. her şey! hadi gel!"


22 Haziran 2011 Çarşamba

İstanbul

dün gece kendisini kalamar, kavun, beyaz peynir, acılı ezme, yaprak sarması, patlıcan közleme... ve rakı ile öptüğüm muhteşem şehir. o kadar güzel ki, yarın yine hayatının karambollerinden birisini yaşayacağı 12 haziran 2011 genel seçimi yüzünden hiçbir şey kaybetmeyeceğine inanıyorum güzelliğinden? 
içinden denizi ve üstünden gökyüzünü alamadıktan sonra istanbul'un güzelliğini bozmaya hiç kimsenin gücü yetmez ve yetmiyor. yetmeyecek de. sadece mutluluğun değil mutsuzluğun da mükemmel yakıştığı bir şehir çünkü burası.

daha dün gece işte, rakı masasında demlenirken hemen yanımızdan geçen erkekli-kadınlı grubun içerisindeki beyaz etekli kadının kendisine şarkı çalan çingene çocuklara eşlik edip yürürken oynaması ve ayak bileklerine vurulduğumu bilmemesi bu şehri büyülü yapıyor gözümde.
hatta o an o kadının ayak bileklerine baktığımı hisseden, karşımda oturan, kadeh tokuşturduğum kadına, "şu an beni linç etmeyeceklerini bilsem, kalkıp o kadının ayak bileklerini anasonlu dudaklarımla öperim" dememin tek nedeni yine bu şehir.

hayatımın hiçbir döneminde bu şehirdeki gibi bir açlık çekmedim ben. bu muhteşem şehirde hayatımın her anı dopdolu geçsin istiyorum. çünkü bu şehirde içmeden ve sevişmeden geçen tek bir salise boş geliyor bana. 
yaşanmadan geçen, yaşanmamış geçen tek bir salise kayıp olarak geliyor bana. yaklaşık bir yıldır hemen hemen her gece home ofisimin olduğu sokaktaki elektrik direğinin üstüne geceleri gelip orada saatlerce duran martının üzerine yemin ederim ki dünyada varolan her hangi bir şehirde bir ömür yaşayıp da şu şehirde bir kereliğine rakı-balık keyfi yapmayan her insanın hayatı boşa geçiyor. geçmiştir. ve geçecek.
rakı-balık keyfi sonrasında anasonlu dudaklarını ve ruhunu, dudakları anasonlu bir kadının dudaklarında ve bedeninde gezdirmeyen her bir erkeğin ömrünün boşa geçmesi gibi. yine o erkeğin yaşlı bir çingeneden bir adet kırmızı bir adet de beyaz gül alıp verdiği kadının ayağa kalktıkları an erkeğin koluna girmediği her salisenin de boşa geçmesi gibi.

acısı yok mu? var tabii. fazlasıyla hem de. bir anlık restoranın garsonlarını atlatıp yanıma gelen, 2 tl karşılığında güzel bir şarkı söyleyen küçük çingene kızının sol elinin serçe parmağının eksikliğinin toplamıdır istanbul'un tüm acıları. darbukasına istediği gibi parmaklarını yerleştiremeyen o küçük çingene kızının hayatı boyunca yaşayacağı eksikliktir istanbul'da acıya dair varolmuş, varolan ve varolabilecek tüm acılar. gerisi? yok. 

yaşamayı ve yaşanılmayı bekleyen koskocaman bir dekor istanbul. çekilmeyi ve yaşanmayı bekleyen koca koca hayatların, aşkların, tutkuların, sevmelerin, sevişmelerin dekoru. şehri.

Seks

evrende varolan en bi' güzel şey. duygu, olgu, şu, bu. adı her neyse artık. güzelliği nereden gelir biliyor musun genç? güzelliği ilkelliğinden geliyor. bakma sen birilerinin kalkıp da "illa aşk olmalı seks yapmak için" diye zırladıklarına. 
işte o birileri var ya, işte o birileri var ya ben onların ciğerini sikeyim! kendilerine aşık olan adamlar/kadınlar aşklarına karşılık bulamadıkları için kendilerini yedinci kattan aşağı atarlar da bu at yarrakları egoları yüzünden gidip de onları kurtarmaz. bunlarsa gelip de o ölen insanın yaşarken sevgilerine-aşklarına saygı duymadıkları gibi öldükten sonra da ölümlerine saygı duymazlar.

seks güzeldir. her şeyden hem de! içinde ister aşk olsun ister olmasın. çünkü seks ilkeldir genç. en ilkel duygudur hatta. şehvet gibi. şefkat gibi. öfke, cesaret gibi. ilkel olduğu için büyülüyor beni. modernlik adı altındaki ruhuma ve bedenime giydirilen her şeyi seks sayesinde yırtıp atıyorum üzerimden ve içimden!
her seks yaptığımda cana geliyorum ben. yeniden ruh ekleniyor ruhuma, canıma can, kanıma kan. hayatım ne kadar yoğun geçerse geçsin, ne kadar yorulursam yorulayım hep bir enerji varoluyor konu seks olduğunda.

ve bu ilkellik gerçek bir sanattır. bakma sen birilerinin atıp tuttuğuna. kuralsızdır seks. sekste kriteri olan bir aptalla asla seks yapma. hiç zaman da kaybetme. "ben bu kişinin ön yargılarını ve tabularını yıkayım da güzel bir cinsel hayatımız olsun" diye debelenme.
seks öyle bir şey değil çünkü. seks ilkokul değil. sen de öğretmen değilsin. seks bir muhteşemlik. hiçbir duygu için kullanmam ben bu tabiri. fakat konu seks ise hiçbir şeye inanmadığım ve hiçbir şeyi sevmediğim kadar savunup nefesim yettiğince de savunurum. elimden ve belimden bir şey gelmediğinde de dilimle hallederim her şeyi!

Lezbiyen

vakti zamanında kendilerinden bir adet tanıdım. ilk tanıştığımız dönemlerde cinsel yönden ilgisini çeken cinsiyet tabi ki erkeklerdi. kendisinin aşırı derecede ailevi sorunları vardı. sürekli ailesinden bahseder her seferinde babasını suçlardı.
babası annesinden ayrıldıktan sonra başka bir kadınla evlenmiş o kadından da başka bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. bu hanım kızımız da bir şekilde dışlandığını düşünüyor o boylamda bana dert yanıyordu. ben de dinliyordum. dinlemekten başka çarem yoktu çünkü.

aradan bir kaç yıl geçtiğinde hiç görüşmedik. hatta bir ara denk geldiğimde bir erkekle gayet doğru-düzgün ilerleyen ilişkisinin olduğundan bahsetmişti. o aralar benim de bir ilişkim vardı. ben de gayet mutlu olduğumdan, güzel bir ilişki yaşadığımdan bahsetmiştim.
aradaki samimiyete dayanarak bir gün, "zenci bir erkekle birlikte olmayı çok isterim" dedi. güldüm ben. kadın zihnine ve bilinçaltına zerkedilen büyük ve kalın penis figürünün nerelere varabildiğini kendisinde gördüğümden "o zaman ol" dedim. 

epey bir süre görüşmedik tekrar. sonra bir gün tekrar denk geldik birbirimize. son denk geldiğimizde kendisinin lezbiyen olduğunu söyledi. "nasıl oluyor" dedim ben de. cidden merak ediyordum çünkü. yaklaşık bir yıl içerisinde, bir kadın, sırf büyük ve kalın penis merakından vazgeçip nasıl oluyor da hemcinsine ilgi duyabiliyor diye merak ettiğimden tekrar sordum;
"nasıl oluyor bu?"
doğru-düzgün cevap veremedi. yaşadığını söylediği duygusal ve cinsel ilişkide sürekli olarak ilişki yaşadığı diğer kadının güzelliğinden ve çekiciliğinden bahsederken araya kendi güzelliğini de eklediğinde lezbiyenliğe ya da lezbiyen bir kadına karşı bir şeyler beynimde şekillenmeye başladı;

bunların en başında kendini fazla önemseme ya da kendini aşırı güzel sanma histerikliği geliyordu. cinselliği erkeğe sunulan bir lütuf görme hezeyanı ve cinsel tercihi hemcinsten yana kullanıp da erkeği kendinden mahrum etme cingözlüğü
sonra ailevi sorunlar ve nemfomani. her şeyi deneme, deneyip de en güzeli bulma çabası.
en nihayetinde ise kendini herkesten ve her şeyden soyutlayıp karşı cinsle ilişki yaşamaktansa hemcinsle ilişki yaşayıp daha az çabayla daha büyük getiri sağlama hezeyanı.

tüm bunları söylememin nedeni; hemcinsine ilgi duymanın erkeklerde beden bulan halini de yıllar önce görmüş olmamdı. hatta kendisi gardiyan olup cinsel tercih olarak hemcinslerine ilgi duyan bir adamla 4-5 ay aynı evde yaşamış olmam.
eşcinselliği algılayıp yaşamak kadın ile erkek arasında fazlasıyla farklı algılanıp yaşanıyordu. erkeğin bu yöndeki cinsel eğilimi daha sarsıcı (ki bazıları küçük yaşta tecavüz olaylarına dayanırken) nedenlere bağlıyken kadınların tercihinin büyük bir çoğunluğu daha egoistçe ve bencilce nedenlere dayalıydı.

bu konuyu kendisiyle konuştuğumda bir şekilde üste çıkmak için çabalyıp ta ilk tanıştığımız dönemlerden, kendi babasından örnekler vererek kendini anlatmaya çalıştı. hiçbir şekilde inandırıcı gelmedi kendisi bana. ve eminim ki sırf kendini daha seksapel ve pazarlanır bir meta olarak sunmak telaşıyla anlatmıştı bunları.
yoksa neden bir insan bir yıl önce zenci bir erkekle ilişki yaşamak istediğini göğsünü gere gere söyleyip bir yıl sonra da ilişki yaşadığı kadının güzelliğinden bahsederken araya kendi güzelliğini de sıkıştırmaya çalışsın.

aslında az-çok tahmin edebiliyordum kendisini. kendimden yola çıkarak ama. ben de çok mutsuz bir ilişki yaşadığımda, o kırılma noktasına gelip sırf içimdeki libidoyu idndirmek için gerekirse penisimi kesebileceğimi söylemiştim bir kaç yazımda. bir kaç arkadaşıma.
salt cinselliğe indirgendiğinde kızgınlığını anlayabiliyordum aslında onun. fakat onun beni anladığını ya da kendisini az bir şey geri çekilip de çıplak gözle gördüğünü sanmıyordum. ve hala da sanmıyorum açıkçası.

çünkü eşcinselliği kadınla erkeğin anlayış ve yaşayışı çok çok çok farklı. bunu ise ilk başlarda söylediğim gibi 4-5 ay aynı evde yaşayıp her türlü ruh kırılmasını gördüğüm eşcinsel bir dostuma dayanarak söylüyorum.
kadın için farklılık kriteri olarak lanse ettirilmeye çalışılan bu tercih maalesef ki erkek için hala ve hala sindirilme ve yok edilme nedeni. anlayışla karşılamak mı? asla! toplum anlayışla karşılamıyor ve karşılamayacak gibi de durmuyor. 
sünnet olan erkek çocukların pipilerinin fazlalılığı annelerinin boyunlarından çıkmayıp eve gelen misafire de "oğlum amcana pipini göster" zırvalığı bitmediği sürece çok zor son bulur bu acı durum.


Nemfomani

cinsel yönden her zaman istekli ve aktif olan kadınları etiketlemek için kullanılan tabir. yok öyle yağma ama. insanlık zaten etiketleme konusunda sırayı kimseye bırakmıyor. her şey dört duvar arasında gerçekleştirildiğinde gayet iyi, bir şeyin ucu az bir şey bize dokunduğunda kötü.
ancak yine bu toplum değil mi peki, kadını tasniflerken yatakta orospusunu isteyen? eee, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? bulmuşsun işte cinsel istek yönünden bulabileceğin en üst seviyedeki kadını, daha neyin telaşındasın.

bu olayın psikolojik yönden bir rahatsızlık olduğuna da inanmıyorum açıkçası. ki yine bana göre "orospu kadın" yoktur. sadece ve sadece cinselliğin ne muhteşem bir şey olduğunu bilip bu uğurda hayatını şekillendiren kadın vardır.

yahu cinsellik bu, seks bu, kötü olabilir mi hiç? aklınızı-mantığınızı kullanın az bir şey. seks yaptığı zaman insanın hemen hemen tüm hücreleri yenileniyor. bu bir hastalık ya da psikolojik rahatsızlık olabilir mi?

nasıl ki bir erkek sürekli libidosunun peşinde koşuyorsa bir kadın da koşabilir. koşması en doğal hakkıdır. bir kaç ortamda bu kelimeyle ilgili düşüncesini söyleyen erkeklerden birisi "yarrak hastası" demişti, bu tarz kadınlardan ötürü. ben de bir salise beklemeden "o zaman sen de am salaksın" demiştim.

bir şeyleri kötü tasniflemek istersek eğer asla ve asla argümanlarımız bitmez. asıl beceri ve yetenek, bu tarz bir durumu kişinin hem kendi lehine hem de o kişinin lehine çevirmesidir. yoksa... yoksası yok. ben sevişen insandan korkmam. ben, sevişmeyen insandan korkarım. bir kadına, bir erkeğe ya da hemcinsine şehvetle ve şefkatle dokunmayan bir insan asla ve asla beden ve ruh sağlığı yerinde olan bir insan değildir. buna ne psikoloji müsaade eder ne de tıp.

Cengiz Atay

ezel adlı diziyi sırtlayıp götüren ve son raddede bir nevi sırtından vurulan dizi karakteri. bir daha türk televizyon tarihi bu denli gerçek ve keskin bir karakter görmeyecek. göremeyecek.
ilk başta solak. ve solaklığın mükemmel yakıştığı erkeklerden. zehir gibi bir zekaya ve stile sahip. kesinlikle kalbürüstü ve elde ettiği her şeyi, herkesi ve her şeyi yok sayarak elde etmiş birisi.

vicdanını ekmek peynirle yemiş bir şahsiyet. tefo'yla birlikte gerçekten ezel'in en iyisiydi. gönül isterdi ki dizi kendisinin lehine bitsin. ama bitmedi. ve bitirmezler. çünkü izleyici böyle bir şeyi kabul etmez. izleyicinin umduğu şekilde bitirmek ise en kolayıdır.
nasıl ki kenan birkan, ramiz karaeski'den daha asil ve düstur sahibi biriydiyse cengiz atay da ömer uçar'dan ya da ezel bayraktar'dan kesinlikle ve kesinlikle daha doğru ve düzgün adamdı.

ne uyguladığı kendi adaleti, ne bir şeyleri kaba kuvvetle (plan yaparak elde etmesi) ne de kan kardeşini defalarca sırtından vurması, hiçbiri ama hiçbiri kendisini benim gözümde kötü ve iğrenç bir insan yapmıyor.
çünkü gerçek geliyor bana. her ne kadar izlediğimiz şey başlı başına yalan olsa da hayatın içinde olan sadece kendisiydi. hem de hayatın hiç içinde değilmiş gibi gösterilmesine karşın.

bir asildi aslında o. ait olmadığı ve asla ait olamayacağı bir yerde dünyaya gelip oranın dışına çıkmak için elinden geleni ardına koymayan iyi bir kumarbaz. poker sevdalısı. viski kadehi elinden düşmeyen bir deli.
aşkı ile kişiliği, yaşadığı hayat ile olduğu kişi arasında sıkışıp kalmış bir candı cengiz atay.

çok güzeldi benim nazarımda. çok çok çok güzeldi hem de. bir daha böyle bir dizi karakteri gelir mi şu topraklara? sanmam. nedeni ise çok basit; halktanmış gibi gösterilen karakterlerin süslü cümlelerle aforizma türetmeleri ve külhanbeyi gibi ortada dolanmaları her şeyden daha cazip geliyor izleyiciye.

son sahnede iki elini birden bırakan dostları aslında kendisinden daha kötüler benim nazarımda. çünkü cengiz atay onları işte o anda bırakmazdı asla. sırtlarından bin defa vururdu ama asla ve asla o korkuluklardan aşağı bırakmazdı.
sürüp gitsin isterdi o kısır döngü. sonuçlansın istemezdi. eğer ki gerçekten isteseydi bunu, ezel'i de ali'yi de bin defa öldürürdü. cengiz atay, türk televizyon tarihinin modern görünümlü, stil sahibi, şık, ve bana en cezbedici özelliği olan solak bir joker'iydi. o sadece bir şeylerin peşinde koşuyordu. peşinde koştuklarını elde ettiğinde ise ne yapamayacağını asla bilmiyordu.

Gamzeli Bel

kadın-erkek farketmeksizin her insanda olanı direkt dikkat çeken bir şey bu. bir kaç gündür tekrardan spora başladım mesela. yaklaşık 10 küsür yıldır ilk defa profesyonel anlamda spor yapmaya. bu başlama mevzusunda askerken alay komutanının önünde çektiğim 12 nizami barfiks ve 50 şınavı saymazsak tabii.

kocaman salona düşüp üzerimi değiştirdikten sonra hocanın komutları eşliğinde tek tek aletlerde söylenen şeyleri yapıyorum. bir anlık gafletle belim gözüktü. o an nasıl gördüyse hoca, "belin gamzeli" dedi.
ben erkeğim, hoca erkek, başladım gülmeye. "hocam" dedim yarı şaka yarı ciddi. "ayıp oluyor." hoca da başladı gülmeye. o an hemen sözlükteki bu başlık geldi aklıma. bir yandan diğer aletlerle çalışmaya devam ederken bir yandan da gülmeye devam ettim. 
o günlük spor yapma muhabbetini bitirip hocaya teşekkür ettikten sonra home ofisime geldiğimde o an aklıma geldi tekrardan. ve ben tekrar güldüm. bu beldeki gamze muhabbetinin insanların ne denli dikkatini ve ilgisini çektiğine bir kere daha şahit oldum.

ha bu arada spor demişken, belirtmekte fayda var. sağlıklı bir beden ve ruh için kesinlikle gerekli. vücudundaki yağ oranı %8 olan bir erkek olarak söylüyorum bunu. hem daha zinde bir vücut hem de daha zinde bir ruh için. yapın, yaptırın. bir de unutmadan, tek spor sekstir! herkes kazanır! 


Solak Kadın

çok seviyorum ben bu kadını, kadınları. sağlak kadınlara göre daha estetik ve şık geliyorlar bana. sadece kalemi ellerine alıp bir şeyler yazdıkları an değil, bir şeyler içerken (özellikle sigara) bir şeyler yerken daha da estetik ve güzel geliyorlar bana.
ben de solak olduğum ve bir nevi karşılıklı gard aldığımız için demiyorum bunu, bir anda dikkatimi çekiyorlar işte. bu durum da onları daha şirin ve çekici yapıyor. hele bir de bunların bir spor aletini (örneğin raket) sol eliyle kavrayıp öyle mücadele edenleri var ki "allahım sana geliyorum" demek istiyorum.

şimdiye dek dünyaca ünlü bildiğim nadir solak kadınlardan en popüleri ve güzeli angelina jolie. bizim türklerden ise aklıma gelen olmadı açıkçası. güzeller. yakışıyor kendilerine solaklık. ve sanırım hemcinslerine göre;

31 Mayıs 2011 Salı

Jartiyer

bunu kullanmayan ve sevmediğini iddia eden kadın kesinlikle ve kesinlikle 25 yaş üstü hala ailesiyle yaşayan, sikim-sokum bir ofiste yönetici asistanlığı (geneli) yaparak çalışan, sabah 8 akşam 5, cumartesi yarım gün çalışan, cinsel hayatı olmadığı için bastırılmış cinselliği histeriklik olarak kendisinde beden bulmuş kadındır. gerçi dilim kadın demeye bile varmıyor ama neyse. bir de bunu sevmeyen kadın türünün öğrenci olanları var ki, en aşağı 6'ıncı, 7'inci yılıdır öğrenciliklerinin. bildiğin penisli kadın modunda yaşıyorlardır hayatı.

"ulan mal karı" demek isterim bu şahane hatta bana göre muhteşem iç çamaşırına bok atan kadına. "ne zaman sevişeceksin sen? ne zaman sevişip de fanteziden fanteziye koşacaksın? 40'ından sonra mı? o zaman seni teneşir paklar be andaval!"

bu güzel bir şey. çok güzel hem de. kesinlikle ve kesinlikle bir erkeğin eşine-sevgilisine hediye olarak alabileceği en güzel hediyelerden. gerçekten renkli ve ateşli geceler istiyorsanız önce sizlere tembihlenen ve dayatılan kadınlığı-erkekliği bir kenara atıp kendi doğrularınızı ve gerçeklerinizi bulacaksınız. egonuzun ve burnunuzun dikine gidersiniz varacağınız son yer bok çukuru olacak.

giyin (kadınlar için), giydirin (erkekler için. ön ayak olun lan işte).

Allah'ını seven üstüme toprak atsın

kişisel aforizmalara dair duyduğum en güzel cümle. riyakarlıklara ve üç kağıtçılıklara karşı sarfedilmiş enfes bir cümle. şöyle kasık kısmımdan başlayıp göbeğimin altına mı işlesem bunu dövme olarak, aslında fena durmaz. oval bir şekilde.
gerçi askerken askerlik bittiğinde kasıklarıma büyükten küçüğe doğru üçer yıldız işleyip bir ömür boyunca öyle yaşamayı göze almıştım ama sonradan erteledim. bir başlarsam kendime dövme yapmaya zaten çirkin olan sıfatımı iyice boka çeviririm. ben en iyisi 8-9 yıldır ara verdiğim spora başlayayım bu ay başında. şöyle biraz daha fit olup spordan çıkarayım hıncımı.

neyse işte, güzel bir cümle bu. özellikle dünyanın hatta türkiye'nin son dönemlerine baktığımızda söyleyen her kişiye hak verilecek söylem. ulan bin yılın başı bir haber izleyeyim dedim geçenlerde, bdp'liler terörist cesedi bulmak için dağlara gitmişler, iktidar ve muhalefet partilerinin liderleri birbirlerine hala ucuz bir ağızla bir şeyler söylüyorlar. diğer tarafta devlet bahçeli reis daha püskveti gavun-garpuzla açıklamaya çalışıyor.
bahar mevsimine uğramadan yaz mevsimi iki günde geldiğinden sokağa çıkayım dedim, gençler ve ergenler aynı tip. yemin ederim, bir tornacıya ya da kereste ustasına versen bu şekilde aynı tip kesemez odunları-demirleri.

nasıl bu kadar kopya ve tekrar olabiliyor insanlar, ta en dipteki vatandaşından tut en üstteki parti ilederlerine varana kadar nasıl bu kadar duyarsız ve manasız olunabiliyor, bilen birisi yok mu lan.
bir tarih mezunu olarak çıkamıyorum ben işin içinden. bundan 50 yıl öncesi daha berbat olan bir ülkenin şimdiki hali güzel mi? sanmam. belki de daha rezil. yozluk, samimiyetsizlik, kadrolaşma, işgüzarlık almış başını gitmiş.

tüm bunlara karşın geriden gelen nesilse hiçbir sike yaramamak ve hiçbir şeye ait olamamakla övünüyor. ey gerizekalılar sürüsü, sizden öncekiler en azından bir halta yarıyordular. en azından bir olayları vardı. sevişiyordular örneğin. kavga ediyordular. bir şeyleri değiştirmek için mücadele ediyorlardı. ya siz? ancak o insanların post-it'lerini odalarının duvarlarına ya da kapılarına yapıştırmakla yetinirsiniz. ancak ve ancak budalalığınızla övünürsünüz.

yok oluyorsunuz lan. ölüyorsunuz günbegün. daha neyin farklılığı bu! daha neyin farklı olma çabası. farklı değilsiniz ki hem. farklılığı kirlilik ve paspallık olarak algılıyorsunuz çünkü.
aykırılığı ise herkese çemkirmek olarak adlediyorsunuz. öyle değil. hiç değildi. ve hiç olmayacak. ha, sizlerden ya da kendimden bir ümidim var mı? o da yok. sırf bu yüzden kendim ve herkes adına yinelemek isterim;

"allahını seven üstüme toprak atsın."


30 Mayıs 2011 Pazartesi

Free hugs

gerçekliği tatmak için güzel bir eylem. çünkü gırtlağımıza kadar yalana gömülmüşüz. ve sanala. kimse üstüne alınmayacak tabii her zaman olduğu gibi. ben alayım o vakit.
sabah uyanır uyanmaz yatağımın başucundaki pencereyi açıp taklacı güvercinlerime baktım mesela bu sabah. onların artık iyiden iyiye bana ve balkona alışması ve daha dün gece onlar için parktan ot yolup da getirip yuvalarına koymamın hoşlarına gitmiş olmasının kanıtı olan iki taklacı güvercinin yuvalarından bana bakışı hoşuma gitti.
öyle her fırsatta hayvanseverliğini öne atıp "bakın ben ne kadar sevgi doluyum" şarlatanlığı yapanlardan değilim. ki hiçbirini hiçbir zaman da sevmedim. hatta geçenlerde burada bir yazıya denk geldim. genç bir kadınımızın kedisi evden kaçmış sanırım. ya da gitmiş. şöyle yazıyı baştan sona okudum. sanki bir aşk yaşanmış, şefkatli ve şehvetli sevişmeler yaşanmış da kızımız terkedilmiş.

içim acıdı o yazı bittiğinde. kedi için değil. kız için. ve sonra kendi kendime; "yazık lan" dedim. "çok yazık hem de. hayatının en güzel döneminde ömrü boşa geçen bir kadının yine kendi gibi ömrü boşa geçen, ilgi duyabileceği hemcins ya da karşı cins insanlarla hayatının kesişmemesinin hezeyanı ancak bu kadar olabilir."

halihazırda 4 güzel canlıyla aynı evi hatta iş yerini paylaşan bir adamım ben. 2 kedi, 2 taklacı güvercin. 4'ünü aynı yere koysam kıyamet kopar her halde. koymuyorum haliyle. her birinin sevgisi ayrı. her birinin güzelliği ayrı. fakat konu başka bir insansa, konu sevgiyse, bu güzel canlılar sadece canlı olarak kalıyorlar.

ilkokula gittiğim ilk yıllarda siyah-beyaz bir kuzum olmuştu, akrabaların yanına köye gittiğimde. öyle güzeldi ki. sırf onu sevmek ona sarılmak için gidip bok kokan ahır tarzı yerlerine girer, saatlerce uğraşırdım. hele bir de kuzlarla koyunların birleşme anı vardır ki hiçbir insan o denli sevgi dolu yaklaşamaz başka bir insana.
onlarca kuzu arasından bulur anne koyun yavrusunu. meleşmeler mi dersin, kaos mu, curcuna mı... kenara çıkıp izlersin sadece. yüzünde aptalca bir gülümseme olur.

o kuzu işte. ben bir sabah uyandığımda ölmüştü. bir kaç gün öldüğünü söylemediler bana. ben de bir kaç gün sonra unuttum. çünkü insan "nisyan"dan geliyordu.
sonra başka evcil hayvanlarla aynı evi ve hayatı paylaştım. yardıma muhtaç olan hayvanları evime aldığım günleri çıkardığımda tek bir şeye dikkat ettim; "ben ne zaman yalnızlığı iliklerimde hissediyorsam işte o vakit yardıma muhtaç olanları geç, evcil hayvan besliyorum. ben ne zaman insanlardan ümidi gerçekten kesiyorsam, o vakit delirmemek için insan hariç başka bir canlıyla iletişime geçiyorum. aynı evi ve hayatı paylaşıp onun bokunu temizliyorum. mamasını ya da yemini verip gerekirse onu evde bırakmamak için erkenden geri dönüyorum dışarı çıktığımda."

hayvanları insanlardan daha çok sevdiğini iddia eden çok insan gördüm ben. doğrudur. her ne kadar ben inanmasam da. ama ben bir hayvanı bile başka bir insanı severken daha güzel sevdim be. ben bu güzel canlılardan her hangi birini, bir kadına dokunurken daha samimi bulup daha içten öptüm.
sevgim, değil bir hayvana, evrene yeterdi çünkü. yetiyordu da hatta. 

işin farklı boyutunu gördüğümde üzüldüm ama. yalnızlığını ve riyakarlığını hayvanlardan çıkaranları gördükçe acıdım. yardıma muhtaçlar hariç, evlere hapsedilmeleri zoruma gitti. 
çünkü olması gereken bu değil. bir güvercinin yeri benim balkonum değil. bir kedinin yeri benim salonum değil. onlar doğada olmalı. onlar biz insanların yalnızlıklarını gidermek için varedilmediler. onlar sadece özgürce yaşamak için varedildiler. bizlerse yaşadığımız ilk hayal kırıklığında ya da mutsuzlukta insanlardan bulamadığımızı hayvanlardan bulmaya çalıştık. kendimizi hayvansever olduğumuza ikna ettik. yeter ki işimize gelsin, yeter ki biz kendimizi pazarlayabilelim onlar sayesinde.

böyle bir şey değil ama hayvansever olmak. yardıma muhtaç olanları alıp besleyen ve onlarla gerçekten dost olanlar hariç milyarlar verip de güzel bir canlıyı esir etmek yozluk ve riyakarlık.

işte bu free hugs eylemi de birbirimizden ne denli kopuk ve ümitsiz bir hayat yaşadığımızın kanıtı. artık bitmişiz. gerçek bir bitişten bahsediyorum burada. 
lüzumsuz olmaktan bahsediyorum. azlıktan. yokluktan hatta bokluktan bahsediyorum. sadece birbirimize çemkirip günler ve geceler boyunca ölüyoruz. uykusuzluğu, asosyalliği ve aptallığı meziyet belliyerek. içten bir sarılışı bile pankartlarla dilenerek.

29 Mayıs 2011 Pazar

Handjob

bu cinsel birlikteliğe "resmen gerizekalılık" denilmiş. "vay babayın kemiğine" demek isterdim ama neyse. bu eylemde mevzu taş gibi bir kadınla cinsel ilişkiye girmek varken el ile onun bir erkeği boşaltması ya da heykel gibi bir adam varken o adamın kadını eliyle orgazma ulaştırması değil ki.
bu; işin hem fantezi boyutu hem de biraz daha işin cafcafını artırma atraksiyonu. bir defa her iki taraf aynı anda birbirine yapıyorsa öpüşmekten muhteşem keyif alınabiliyor. bir nevi 69 pozisyonunun altlı-üstlü (bu ne lan ranza tarifi gibi) olmasının aksine düz hali gibi.

dikkat edilmesi gereken şey ise zevk suları olmadığı zamanlarda ya da hem kadın hem de erkek için zevk suyu salgılanmasının az olduğu anlarda kayganlaştırıcı krem kullanılması.
hatta kadın erkeği orgazma ulaştırmak için cilt bakım kremlerinden dahi kullanabilir. erkekse kadının orgazm olması için kendi tükürüğünü işin içine katabilir.

tek tek yapılan anlarda ise erkek kendisine handjob yapılırken kadının hem göğüsleriyle çok rahat bir şekilde ilgilenebilir hem de aynı anda onunla göz teması sağlayıp işin daha farklı bir zevkini kavrayabilir.
kadına yapılanında ise erkeğin en çok keyif alabileceği, kadının kendini tamamen özgür bıraktığı o güzel anların tadı çıkarılabilir. hem kadının bedenini en mahrem bölgesi daha iyi keşfedilip hem de g noktası üzerinde belirli aralıklarla uygulanan basın ile kadın orgazm edilebilir.

bu atraksiyon güzel. çok güzel hem de. oral seksle birlikte belki de seksin en güzel pozisyonlarından-çeşitlerinden birisi. işin içinde eğlence var lan en azından. her iki taraf için de geçerli bu.

orgazm olduğu an erkeğin o anki çaresizliği ve hafif mahcubiyeti, orgazm olduktan sonra kadının güzelleşmesi ve çekingenliği her şeyden daha güzel çünkü.


28 Mayıs 2011 Cumartesi

Cumartesi çalışmak

insanların irade sınavının son ayağı bu eylem. tabii genelde bu son ayakta yatıyor hayat kolonları. kuponları. servetine servet eklemeye çalışan ruhsuzların kalbürüstü planları yüzünden.
o değil de küçükken annem çalışmakla ilgili ahkam keserken babam kendisine çıkışıp aynen şunu söylerdi; "dünyada hiç çalışmadığı için açlıktan ölen insan gördün mü?" annem apışıp kalırdı. babamla benim birbirimizden destek aldığımızı varsayıp giderdi. oysa öyle değildi. bunun öyle olmadığını ise yaklaşık 15 yıl sonra ispat etmişti babam.

ben öğrencilik alanında 9'uncu yılımı geride bırakmaya başlamışken kendisi o zamanlar yaşadığım şehire gelmiş ve hep "öğretmen ol, öğretmen ol" dan başka şarkı bilmeyen annemden habersiz ana caddede kolkola yürürken "ne olmalıyım baba sence?" diye sorduğum soruya "sadece sevdiğin işte çalış ya da çalıştığın işi sev" diyerek milletin içine düştüğü bu iş ve çalışmak denen bataklığı özetlemişti.
aslında sonuna kadar haklıydı babam. hayatı boyunca bir kere bile doktora gitmeyen adam 15-20 gün öncesinde fıtık ameliyatı olmuş, ısparta'da yaşayan abimin yanına gitmiş, buz gibi ısparta havasından sıkılarak denizli'ye, yanıma gelmişti.

şimdilerde ben istanbul'dayım o ise her zamanki yaşadığı yerde. hayatını değiştirmek gibi bir ihtimalin olasılığı dahi yok zihin heybesinde. en son annemle birlikte yanıma geldiklerinde ben bir müşterime dövme yaparken annemin burun kıvıran tavırlarına inat, "sanırım dünyaya çok erken gelmişim ben" demişti. doğru söylemişti. o erken gelmişti ben ise geç.

70'lerde ya da 60'larda yaşamayı çok isterdim açıkçası. çalışanın ve emekçinin gerçekten hakkını aldığı ya da almak için elinden geleni ardına koymadığı dönemlerde. herkesin mecburiyetten değil de az-çok sevdiği işi yaptığı ya da babamın tabiriyle yaptığı işi sevmeye çalıştığı hatta sevmekten başka çaresi olmadığı dönemde.

yıllardır kendi işimi yapıyorum ben. bir aralar kitabevim vardı, -ki beni sürekli okuyanlar bilir- şimdilerde ise kendime ait dövme ve piercing stüdyom var kadıköy'de. özellikle bu kış maddi ve manevi anlamda çok zorluk çektim. gerçekti tüm sıkıntılarım. hayatımın şu döneminden sonra üçün-beşin hesabını yaptım kendimce. hem de ailemden birilerine zamanında para verip alamazken.
askerden yeni gelmiş, yeni bir şehirde yeni bir hayata başlamıştım. öyle kolay değildi, bir anda istediğin ve arzuladığın şeyleri elde etmek.

bir akşam üstü hiç unutmam, kiramı çıkarmak için para lazımdı. benimse param yoktu. stüdyomun duvarında dövmeyle ilgili ustalık belgem, o duvarın hemen dibindeki ofis masasının çekmecesinde ise üniversite diplomam varken ben ne yapacağımı düşünüyordum.
aslında ne yapmayacağımı. memur olmayacağıma dair o kadar çok söz vermiştim ki kendime, hayatımın bu döneminde bunu yaparsam bu gerçek bir intihar ve riyakarlık olurdu. işte o akşam üstü vapura atlayıp tahtakale'ye gitmiştim. bir kaç mum, bir kaç puzzle, bir kaç da tombala alıp bahariye'de satmıştım..

o geceyi unutmam istanbul'a dair. o gece 35 tl kazanmıştım. mutluydum. daha çok soğukta bekleyip para kazanacakken bir müşterim beni aramış, hemen mumları-puzzle'ları ve tombalaları toplayıp çantaya doldurarak stüdyoma gelmiş yaklaşık 1 buçuk 2 saatte 180 tl'ye bir dövme yapmıştım.
işte o an düşünmüştüm bu çalışma mevzusunu. sevmediğin ya da nefret ettiğin bir yerde debelenmeyi. ki yine ben ilk öğrencilik yıllarımda mcdonalds'ta da çalışmıştım. her bir sike "teşekkür ederim" diyerek.

işte o gece yemin ettim kendimce. varolduğum sürece alarmı kurmadan uyumak ve hep sevdiğim işi yapacağıma dair. ki ömrümün son 8-9 yılı öyle geçmişti. zorunlu askerlik adı altındaki 5 ay 5 günlük zorunlu kutsallık dönemi hariç.
öyle yapmıştım işte. hayatım boyunca da öyle yapacağıma dair yeminler edip sözler vererek. değil ki hafta içi her gün çalışmak, sabahın köründe alarmla uyanıp gecenin köründe eve gelmek, bir de cumartesi çalışmak, çalışıyor olmak boğardı beni. öldürürdü.

normalde çalışmayan bir adam mıyım? asla. daha bugün sabah kahvaltısını müşterilerin getirdiği küçük bir poğaçayla yapıp gece 10 gibi mesaiyi bitirdim. birazdan uyuyup uyandığımda ise şimdilik 2 dövme randevum var.
ve ben çalıştığım her an canbaz gibi tamamen banknotlardan yapılmış görünmez ipte gösteri yapıyorum. tek farkla. ben sadece sevdiğim işi yapıyorum. ne kazandığım para umrumda ne de bu iş sayesinde yaşadığım rahat hayat. ki bana göre rahat değil, dışarıdan izleyenlere göre rahat.

mevzu kişinin çalışması ise bence yapılan iş seviliyorsa gün önemsiz. benim ne tatilim var ne de molam. akşam yemeğini yemeyi bile unuttum bugün. ki hayata dair en büyük korkum çok yoğun geçen bir günün gecesinde yanan sigaramla kendimi de yakmak.
yoksa çalışmakmış, para kazanmakmış, insanların ömrünü berbat işlerde çürütüp hayatta kalmasıymış.. hepsi masal olarak geliyor bana. sokaklar hala çok geniş. ve insan, sevdiği her şeyi ancak o sokaklarda bulur. berbat ve dar bir ofiste ömür çürütmekten daha mı onursuzca sokaklarda kağıt mendil ve su satıp para kazanmak?

cevap vermeyin. duymak istemiyorum. ben sokaklardan geliyorum. omuzlarım hala çürüktür yıllarca ikinci el ve kullanılmış kitap satıp da valizleri oradan oraya taşıdığım için. yeter ki dürüst olsun herkes. ve saygı duysunlar. bana değil. kendilerine. zira kendisine özsaygısı olmayan bir kişi kime ne duyabilir ki!