
bugün içlerine dahil olduğum gencolar. yaklaşık 10 yıldır takmıyordum. çünkü bir zamanlar bir duruştu bir erkeğin küpe takması. saçlarını uzatması. üniversite birinci sınıftayken küpe taktığı, saçları uzun olduğu için reisler tarafından bin defa kenara çekilmiş bir adam olarak söylüyorum.
bir zamanlar küpe takmak, saç uzatmak bir erkeğin duruşuydu. ben en azından "özgürlük" diyordum buna.
hatta başörtü yasağı ile ilgili kağıt sınıfta elden ele dolaşırken yıl ya 2001'di ya da 2002, hiç unutmam işte o gün o kağıda "başörtü yasağı nedeni ne olursa olsun gerçek bir yobazlık ve örümcek kafalılıktır" diye düşünüp başörtü yasağının kalkması için imzamı bastığımda benimle birlikte 38 kişilik sınıfta sadece tunceli'li dostum deniz'in olduğunu. cemaatçiler ve en azılı komünist takılanlar ise kağıda bakmaya bile çekiniyorlardı.
abisi özel tim olan deniz'le ben o gün okulla tüm bağımızın kopmasını risk edip o kağıda imzamızı basmıştık. sikimizde miydi? sikimde miydi? değil. ben özgürsem, ben saçımla-sakalımla-küpemle sikimin keyfine gidebiliyorsam üniversite gibi bir kuruma, herkes girebilmeliydi.
hele ki kimsenin kimseden bilgi edinme hakkını almak gibi bir hakkı yoktu. ve bunu ülkenin bekası için düşündüklerini lanse ettirip eyleme geçirmeleri gerçek bir yozluktu.
şimdi nasıl ki akp hükümeti toplum düzenini sağlama adına bir takım yasaklarla her şeyi kendi lehlerine çevirme telaşındaysa işte o zamanlar da birileri güç kendilerinde olduğu için elinden geleni ardına koymuyordu.
yeni yetme ergenler bilmez. bu ülkede her şeyin kaymağını dedeleri-babaları sayesinde yiyenler de bilmez, aslında bilirler de işlerine gelmez. devlet onlar için han-hamamdır zaten.
özgürlük mü? "o ne ola lan?" deyip kenara bile çıkarlar.
yeter ki dedelerinin ve babalarının bir zamanlar kadrolaşma sayesinde elde ettikleri yerler hep sağlam kalsın.
işte, bir zamanlar bir erkeğin küpe takıp saç uzatması gerçek bir başkaldırıydı bu ülkede. her an sokakta meydan dayağı yiyip linç edilebilirdin. şimdilerde bir manası var mıdır-yok mudur, bilmem. açıkçası sikimde de değil. az önce kendi kulaklarımı kendim deldim (dövme ve piercing stüdyom olduğundan). iki adet sol kulağa ve bir adet sağa.
askerliğimin bitmesi üzerinden bir yıl geçmişken saçlarım da 10 yıl uzattığım gibi aynı uzunluğa ha geldi ha gelecekken yine o gençlik ruhumun ve özgürlük sevdamın emrettiği uğurda yaşamaya devam etmek için. farklılığı ve asiliği sadece gösterişten ibaret sanan kolpa solculara, hoşgörüyü ise sadece kendi menfaatlerinden ibaret sanan muhafazakarlara inat.
hiçbirinize ait değilim, bilesiniz. hiçbirinize ait olmadım da hiçbir zaman. ama konu özgürlükse, konu kişisel hak ve hürriyetlerse, konu bir insanın bilgiyi edinmesi ve gerçek bir özgür vatandaş gibi her şeyi gerçekleştirmesiyse, hiç şüpheniz olmasın, sizden daha en ön saflarda oldum hep, bundan sonra da olacağım. siz ise menfaatlerinizin peşinde koşmaya devam.

içten gerçekleşen bir kavga türü bu. soft öfke var içerisinde. belki de kavganın en gerçeği. mevzu saçta bitiyor ama aga. ciddi ciddi mevzu saçta bitiyor. şimdi kısa saçlı bir ablamızın neresinden tutup da alta alacak karşıdaki hanım ablamız.
götünden mi, göğsünden mi? ı ıh, hiçbir yerinden tutup da alta alamaz. ancak ve ancak saç. gelişine vole vurup geri gönderemeyeceği için de ister istemez hemen tutacak bir saç arıyor. onu bulamadığında ise genelde car car car konuşup siktir oluyor kavga meydanından.
mekan olarak en çok tercih edilen yer ise tuvalet. kızlar tuvaleti. ulan niye bir insan evladı dövüşmek için bok kokan bir yeri tercih eder ki? sahi neden tuvaleti tercih eder kadınlar kavga etmek için genelde?
sanırım cevabı basit; hem kimseye rezil olmamak hem de kavgadan sonra eli-yüzü yıkayıp yine şık bir şekilde kalabalığa karışmak.
tehlikeli ama bu kavga türü. saçtan dolayı bu da. çünkü saçı kavradığın an ya da saçından kavranıldığı an hem en beterinden canın yanıyor hem de can yakıyorsun. bu da ister istemez kontrolsüz bir öfkeyi ve saldırganlığı getiriyor.
genelde ağzı-burnu kırılan olmuyor bu kavgalardan sonra. ve genelde kimin kimi dövdüğü bariz bir şekilde belli olmuyor. yani bir erkek kavgası gibi kavga meydanında biri bir tekne hamur gibi yığılıp kalmıyor. genelde her ikisi de ayağa kalkıp devam ediyor hayatına.
bundan bir kaç yıl önce şu "yılmazı silecesin meseneden" zırvalığınette dolaştığında kadınların birbirine karşı ne denli acımasız olabileceğini görmüştüm. o videoya facebook'ta ya da şu sözlükte ne zaman denk gelsem hep içim cız ederdi.
nedeni ne olursa olsun yılmazı msn'ine ekleyen o kızın çaresizliği ve korku yüzünden yaşadığı yitiklik canımı sıkardı. karşısındaki kızın da onu itin götüne sokup iyice üstelemesi iyice delirmeme neden olurdu. gülmedim hiç o videoya. gülemedim daha doğrusu. ortada bir acziyet ve buna karşın bilinçli bir kötülük vardı çünkü. kötülüğü, her ne kadar iyilikten daha estetik bulsam da bilinçli kötülük her şeyden daha çirkin geldiğinden osla gerek bana.
o küçük kız yılmaz'ı msn'den sildi mi silmedi mi bilinmez tabii ancak kız kavgası ve kadınların birbirine karşı takındıkları acımasız tavır gerçekten rahatsız edici. kavga ederlerken ölümüne birbirlerinin saçlarından tutup da tamamen kontrolsüz davranarak canhıraş debelenmeleri kötülüğün ne olduğu, nasıl olduğu hakkında fazlasıyla fikir verici.
bir erkek kavgası kolay kolay böyle olmaz mesela. erkeklerin kavgası daha kısa süreli ve daha nettir. karşıdaki dövüldüğünde mevzu biter genelde. hatta o dövülen kişi başka vakitlerde ifşa edilip de rezil edilmek istenmez kimseye. bu ise birilerinin bir şeyleri nasıl algılayıp nasıl eyleme geçirdikleri ile ilgili çok net argümanlar ortaya koyuyor.
kadın, her duygusunu yaşamakta olduğu gibi öfkesini ve nefretini yaşamakta da kesinlikle ve kesinlikle kontrolsüz. her ne kadar kontrol manyağı olduklarını sansalar da. ve bunu, bir çoğu asla kabul etmeyecek olsa da.
bir gün şöyle iki kısa saçlı kız/kadın kavga ederse (ki kavgadan ziyade sevişmelerini yeğlerim) işte o vakit kadın kavgasının ne kadar kısır bir döngüde ilerleyip ne boktan olduğunu görebiliriz.
saatlerce car car car horoz dövüşü ve it dalaşı yapıp hiçbir şey olmadığında her iki tarafın da kavga meydanından ayrılmasıyla biz de siktir olup gidebiliriz ekranın başından.
eee, ne de olsa saç olmadığı için tutacak bir şey yok. o öyle olmuyor hanım ablam ama. kavga etmek için karşındakinin illa tutman gerekmiyor. bedeninin ağırlığını gard aldığın elinin kolunun ters olanına verip o sana bir metreden daha yakın olduğunda yumruğunu ya da tekmeni çıkarmalısın.
yumruğu gırtlak kısmına. ki karşındaki eğilirse alnına gelsin diye. tekmeyi ise karın boşluğuna. yine eğilirse ya bacak arasına ya da dikelirse göğsüne gelsin diye.
siz yine de kavga etmeyin. sevişin. bir erkeğin, iki kadının kendi arasında gerçekleştirirken en çok keyif alarak izlediği tek şey seks çünkü. bir de kavganız var işte. o da beni gibilerin bir anda aklına gelip bir şeyler yazmasını gerektiriyor.
yok yok, sevişsin kızlar. sadece kızlar değil, herkes. hep kendi aranızda değil tabii. karşı cinslerle de sevişin. kendi hemcinsleriyle sevişmek isteyenlere ise boynumuz kıldan ince kılıçtan keskin. ulan, millet kavga etmek yerine sevişsin diye sırat köprüsü olduk, daha ne yapalım amına koyayım.
kendisi çocuk, mahkum, asker, hasta ya da yaşlı değilse hayatı boşa geçen insandır.
şimdi böyle aptala anlatır gibi anlatmaya başladım, çünkü birazdan birilerinin tek cümlelik ya da tek kelimelik bakınız'larını ya da tanım entry'lerini görmek istemediğim için.
yok tahammülsüz bir insan değilimdir ben. ki "ekşi++" kullanmama rağmen hiçbir yazarı donuz listesine eklememiş, hiçbir başlığı yasaklı başlıklar listesine sokmamışımdır.
sözlük üzerinden hareket edersek nedeni basit bu yaptıklarımın. her hangi bir insanın her hangi bir nedeni gibi. şöyle, ne bir erdemi var yaptığım bir şeylerin ne de manası. özellikle son bir haftadır çalışmaktan anam sikilirken hepsi lüzumsuz geliyor. gerçek bir yorgunluk çekip gerçek bir yılmışlık yaşıyorum.
ta geçen pazar gününden bu akşam üstüne kadar en aşağı 20 kişiye küçük-büyük, ilk seans ya da tüm seansları bitirilmiş dövmeler işleyip kendilerini gönderdikten sonra bacaklarımın sızladığını hissediyorum. dizlerimden aşağısının. hani şu arka kısmının.
bu duyguyu bir de sesk yaparken hissederim mesela. dizlerim tutmaz. o kadar çok mücadele ederim ki sevişirken, gerçek bir savaş alanına çeviririm seviştiğim yeri.
çünkü o an gerçekleşen şey bir savaştır benim nazarımda. bazen alabildiğine anlayışlı bazense bencilin allahı olup çıkarım işin içinden.
çünkü bunu emrediyor cinsellik. çünkü sekse bu yakışıyor. zira, tüm gün koştur allah koştur, sonrası ne peki?
daha bu sabah zilimi çalan gence kapıyı açıp, getirdiği siktiriboktan bir kağıtta yazan 83 tl'lik adsl borcunun ne ara ödenmediği veya neden ödenmediğine dair bir yerlere imza atıp içeri geçtikten sonra düşündüğüm gibi;
neden gerçekleşiyor lan bunların hepsi? cidden neden ama? madem ben her gece köpekler gibi sevişemeyeceğim ömrümün şu en güzel yıllarında, amına koyarım yapılacak tüm işlerin. gidilecek tüm yolların. içilecek tüm içkilerin, tadılacak tüm tatların.
madem ben gece olduğunda birilerinin siktiriboktan servetlerine servet eklemek için tüm gün göt yırtacağım, neden o zaman bu kadar telaş? neden sahi? buna bir cevabı olan var mı, şöyle en gerçeğinden ve kallavisinden? beni gerçekten tatmin edecek. ben tatmin olmazsam "siktir len" derim çünkü kendisine.
hayatın hangi noktasına bakarsam bakayım, sorunlu insanların hemen hemen hepsinin tek ortak özelliği sevişememeleri. yalan söylemiyorum. yalan söylemediğimi sizler de biliyorsunuz.
birinin egosu engel buna, birinin zarı, bir diğernin ise sikim-sokum beğeni kriterleri. örfü-adeti...
peki neden? bunca mücadele neden? yaşadığınız şehirlere dönün bakın mesela. oturduğunuz mahallelere ya da evlere. bekarsanız ve beraber yaşadığınız birileri varsa, o bekar ev arkadaşlarınız da siz gibi yalnızsa dönün bir bakın işte.
günbegün nasıl yıprandığınızı ya da yok olduğunuzu göremeyecek kadar ne ara kör olduğunuzu anımsamaya çalışın.
her gece ya da tüm gün sevişecek bir erkek ya da kadın bulamadığımız için, bulamadığınız için nasıl ömrünüzü, ömrümüzü çürüttüğümüzü hayal edin. yok oluyoruz çünkü. çürüyoruz. hem de ömrümüzün en güzel yıllarında.
yazık. çünkü bundan bir 20-30 yıl sonra istesek de istediğimiz an sevişemeyeceğiz. ne ibadethanelere yakışacak görüntümüz ne de kerhanelere. hele ki kadınların durumu erkeklerden beter.
bundan 20-30 yıl sonrayı da geç, belki bir kaç saat sonra şu an sahip olduğumuz bedenimizin ya da ruhumuzun bir çoğu, bilemedin tamamı gidecek. ne için peki? faturaları ödemek için mi? kariyer yapmak için mi? önceden çok sevip de mutsuz oldunuz, olduk diye mi?
hangi kafayı yaşıyor insanlar, hangi kafayı yaşıyoruz biz? neden kaf dağının ardında aranıyor mutlu olunabilecek her şey? neden ulaşılmaz sanılıyor mutluluk?
o kadar yakındaki oysa. o kadar kısa bir mesafedeki. hele ki internet denen şu deccalin olduğu devirde bir "tık" kadar uzakta. fakat o bir "tık" kadar uzaktaki hala neleri kaçırdığını ya da ıskaladığını tüm yüreğiyle hissedip, kendisiyle gerçek bir yüzleşme yaşamamış, değerli olan tek şeyin boşa geçmemesi gereken geceler, geberene kadar sevişilip yaşanılması gereken yıllar olduğunu kabul etmemişse girişeceğiniz kavga ve vereceğiniz mücadele boşuna. ve ilk andan itibaren kaybedilmiş..
sonsuza dek bağıracağım ama ben. sesim yettiğince. sesim kesilse bile parmaklarımı ısırıp koparan kadar, yazmamı kendim engelleyene kadar;
"kendimizi ve dünyayı gerçekten kurtarmak istiyorsak, gerçekten bugünün ve yarının güzel olmasını istiyorsak sadece sevişelim. hepsi bu. her şey ama her şey sadece seks sayesinde güzelleşecek. zira bizler bu devirde ne şems-i tebrizi'yiz ne de mevlana."
müthiş bir yetenek ve özveri isteyen eylem.
zamanında bir adam tanımıştım. gerçek bir yalancı. söylediği her yalanı en ince ayrıntısına kadar düşünen, nakış nakış işleyen bir deli. karşısındaki kişiye binlerce yalan söyleyip gerçeği unutturan bir manyak.
baba sevgisi ile arasında kocaman bir anne egosu olan şizofren adayı. kocaman cüssesine karşın hiçbir konuşmasında küfür dahi kullanmayan, sabah uyandığı an hemen başucunda duran, o aralar okuduğu kitabı eline alıp kaldığı yerden okumaya başlayan, sabah uyanır uyanmaz sevişmek yerine yanında sevişecek bir kadın bedeni olmadığı için romanlarla sevişen bir ucube.
onu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum şu an. kocaman şişe dibi gözlükleri ve iri cüssesiyle bir pasajda ikinci el kitap satıp yolunu bulmaya çalışıyordu. yanına gidip öylesine bir kaç kitap sormuştum. o ise öylesine cevaplar verip geçiştirmişti beni.
iki de bir sağ gözünün seğirmesi kendisine garip bir çekicilik ve gizem katıyordu. yalan yok, o sonbahar günü onu pasajda gördüğüm an kesinlikle bu insanla tanışmalı ve arkadaş olmalıyım demiştim.
bu arkadaşlık konusunda kadınlar gibi değildir erkekler. aynı cinsiyete sahip kişilerin birbirileri ile gerçekleşltirdikleri, birbirileri ile kurdukları ikili ilişkiler batı toplumu ile doğu toplumu gibidir.
kadınlar batı medeniyeti ise erkekler doğudur. kolay kolay ilk etapta sıcak davranmaz kadınlar birbirine. erkekler ise soğuk davranmaz.
buna karşın kadınların dostluğu uzun yıllar sürebilir. çok büyük bir sorun olmadığı sürece. ya da aralarına geniş omuzlu, uzun boylu bir erkek girmediği sürece. hiç bilemedin, ev arkadaşlığı gibi sikim-sokum bir mevzu aralarına girip de bulaşığı kimin yıkayacağı mevzusu karakolda bitmediği sürece.
erkekler daha farklı ama. çok çabuk kaynaşan iki erkek bir playstation maçı sonrası sonsuza dek görüşmeyebilirler.
hayatındaki en samimi bulduğu ve dostu saydığı iki adamdan birisini bir kış gecesi kredi yurtlar kurumunun bilardo oynanan boktan bilardo salonundaki tartışmadan dolayı kazanmış bir adam olarak söylüyorum bunları.
konu dostluk ve arkadaşlıksa erkekler daha çabuk kaynaşan fakat daha kısa vadeli dostlukların olduğu, kadınlar ise daha geç kaynaşan fakat daha uzun ömürlü olan dostlukların, arkadaşlıkların mimarıdırlar.
bir erkek örneğin, bir kadın için en yakınındaki erkeği bile boşlayıp götüne şutu basabilir. ben mesela, çok güzel bir kadın için babamı bile kesebilirim.
peki ya bir kadın? aşık olduğu adamı bile en yakın kız arkadaşı için yarı yolda bırakıp sırtından bıçaklayabilir. doğuştan gelen bir şey bu sanırım. bu teorinin ya da genellemenin dışında olanlar yok mu, illa ki vardır. onları ise bu mevzunun dışında tutuyorum.
o adamı gördüğüm gün kolay olmayacağını biliyordum kendisi ile bir dostluk ve arkadaşlık kurmanın. ben okula giderken o kampüsün girişinde kitap satıyordu. ikinci el diye korsan kitap satıp yolunu buluyordu.
hiç unutmam, eğitim fakültesinin önüne açılan salı pazarında kitap isimlerini yüksek sesle bağırıp da kadınların ilgisini çekme anını. işte o an yüzümde kocaman bir gülümseme ile yanına gidip kitap satmaya başlamıştım.
hiçbir karşılık beklemeksizin. hiçbir şey istemeden.
o aralar amatör olarak bir şiir kitabı çıkarmıştık 4 arkadaş. üç erkek, bir kadın. ben kendisine kitabımızdan bir kaç yüz adet götürdüğümde öyle bir mutlu olmuştu ki, şimdi ne desem yetmeyecek.
kendisine kendi kitabımdan 200 adet verip bir tane yüzyıllık yalnızlık bir adetde nieztche ağladığında almıştım.
gülmüştü. neden demişti. neden 200 kitaba sadece 2 kitap? ben de gülüp karşılık vermiştim. yüzüm bile yok aslında bu 200 kitabı verip de bu iki kitabın korsanlarından birer adet almaya.
o günden sonra yakınlaşmaya başladık. aramızdaki dostluk ve arkadaşlık ilişkisi biraz daha sağlam ve yavaş ilerliyor, gelişiyordu. huzursuz değildim bu durumdan. yalan yok.
ben ki her şeyi şimdi isteyen bir piçim. her şeyi şu an isteyen bir yavşak. ancak o zaman istememiştim bunu. isteyememiştim daha doğrusu. onunla dost olamama ya da arkadaş olamamanın tedirginliğimden olsa gerek.
ben bir kitabevi açtığımda o da bir sokak öteme kitabevi açmıştı. aradan geçen bir kaç yıl içerisinde ise onun bir oğlu olmuş, benimse binlerce hayalim piç olmuştu.
kitabevine ilk gittiğim gün yüzündeki heyecan ve kelimelerindeki acemilik beni de şaşırtmıştı.
kitap raflarını silerken o, ben üniversite öğrencileri için tiyatro oyunu yazıp oynamamız gerektiğine dair el ilanını onun kitabevinin girişine yapıştırmıştım. geri dönüp, yanıma gelip yazıyı okumuş, neden olmasın demişti.
yaklaşık 3-4 ay sürdü bu tiyatro oyunu mevzusu. gelen-giden her öğrenciyi biz seçip, o zamanlar benim kitabevimin olduğu sanat merkezindeki büyük salonda provalar yapıyorduk.
bir prova öncesi içeri yeni düşen bir gence, "lütfen sahneye çıkar mısın?" deyip, çocuğu sahneye çıkardıktan sonra "şimdi bize eşcinsel bir adamı canlandırır mısın?" diye eklemesi, çocuğun o an ağlamasına neden olmuştu.
çocuğu aşağı indirip çocukla yanımda konuştuğunda ise çocuğun bir cezaevinde gardiyan olduğunu öğrenip cinsel kimlik yönünden de eşcinsel olduğunu öğrenmemiz şaşırmamıza neden olmamıştı.
birilerine garip ve sıradışı gelen bu kişi ve yaşadığı hayat pek de şaşırtmamıştı bizi. biz zaten birbirimize baktığımızda artık yeterince şaşırıyorduk. yalan yok, ben onun zekasına ve bilgisine şaşırıyordum. o ise benim o zamnalarki bilgi açlığıma ve cesaretime.
beraber filmler izliyorduk, kitaplar okuyup heyecanlı heyecanlı birbirimize çok sevdiğimiz cümleleri söylüyorduk.
bir gün sıkıldık. gerçek bir can sıkıntısı ama. çözümsüz, tedavisiz. ben yazmaya başladım işte o gün. o ise yalan söylemeye. ilk romanımı bitirip kendisine götürdüğümde o şaşırmamış tam tersi geç bile kaldın demişti yazmak konusunda.
ilk roman çalışmamı bir gecede okuduğunda ben yeni bir şeyler yazmak için tıkandığımı söylediğimde o bir konu teklifinde bulunmuş ben ise bir buçuk ayda "cennetten kovulan"ı yazmıştım.
bir antalya yolculuğu öncesi okumuştu nickimle aynı ada sahip bu gereksiz roman taslağını. ve beni arayıp şimdi de şunu yaz deyip bir konu daha sunmuştu.
benimle dalga geçtiğini sanmıştım ilk başlarda. fakat yazdıkça, onun yalan dünyası ile benim hayal dünyam birleştikçe anlıyordum onu. ortak noktamızın en tepesini hedonizm oluşturuyordu. ve bilginin her şeyden ve herkesten değerli olduğu. kendimizden, yalanlarımızdan, hayallerimizden hatta gerçekten bile.
ayrılmıyorduk kolay kolay. o aralar bir kadınla tanıştmıştı kendisi. o kadına kendisini yıllarca yurtdışında yaşamış birisi, çok ünlü bir yazar olarak tanıtmıştı.
rahatsız oluyordum yalanlarından. fakat o benim yalanlarla süslü romanlarımı okurken mutlu oluyordu.
kendi kendime sorular sormaya başlıyordum; "o yalanı gerçeğe çevirip, gerçeği unutturarak mutlu oluyor, ben ise gerçeği yalana çevirip mutsuz. nedir bunun hikmeti? yanlış yapan kim?"
bir gün o kadar çok yalan söyledi ki o kadına. antalya'daki çok büyük bir oteller zincirinin haklla ilişkiler müdiresi olan o kadına bir gün o kadar çok yalan söyledi ki, üçümüz işte, antalya'da lüks bir restorantta akşam yemeği yerken kadın milyarlar değerindeki mönüye kusup "lütfen şimdiye dek söylediğin her şey yalan olsun" dedi. "yoksa ben bu kadar gerçele yaşayamam."
"maalesef ama hepsi yalan" dedi. "fakat benim yalanım değil. aha şu yanımdaki orospu çocuğunun yalanı."
yutkundum, kaldım. o yanımdayken bir yalanı bile başka bir yalanla açıklayan gerçek bir ilüzyonist olarak geldi bana.
çaresizce "evet" dedim. "her şey benim başımın altından çıktı."
kadın inandı. çünkü inanmaktan başka çaresi yoktu. aradan yaklaşık bir yıl geçmezden önce mutluydular. ve umutlu. arasıra antalya'ya gider, misafirleri olurdum. o kadar çok yalanın içerisinde gerçek bir mutluluğu yaşıyorlardı. durmadı bizimkisi yerinde ama. bir sabah "ben mit'te çalışıyorum" deyip gitti. oysa askere almışlardı kendisini. koca bir adam olmasına karşın, 12 yıllık üniversite macerası başladığı birinci sınıfta sektiği için kulağından tutup götürdüler askere.
bitirdi geldi askerliği 15 ayda. ben askerdeyken de arada bir çarşı izinlerimde maili gelirdi bana.
"bu mesajlar kendini öldürmemen için" yazıyordu. başka hiçbir cümle yok. başka hiçbir kelime yok. sadece kendimi öldürmemem için atılmış, "kendini öldürmemen için bu mesaj" denilen bir mesaj.
gülümsüyordum. mutlu oluyordum. hiç konuşmasak ya da görüşmesek bile biliyordum, bir yerlerde hala en kallavi yalanları söyleyip masal tadında yaşıyordu hayatı.
antalya'da bir sabah kahvaltısında bıraktığı kadın mı? yıllar sonra yanıma geldiğinde hepsinin gerçek olması için o kadar çok dua ettiğini söyledi ki bana. epey bir süre sustuktan sonra sormama neden oldu;
"gerçekten ister misin peki bunu?"
"neyi?"
"o kadar yalandan sonra gerçeği? o kadar yalanın içerisindeki gerçek mutluluğu, boktan gerçeklerin içerisindeki mutsuzluğa tercih eder misin bunu?"
cevap vermedi. ve çantasını koluna takıp, sessizce ağlayarak gitti. ben ise bir sigara yakıp ardından baktım. gözden kaybolana kadar. yalanlardan inşaa edilen bir mutluluğun mu yoksa gerçeklerden inşaa edilmiş bir mutsuzluğun mu daha değerli olduğunu düşünerek.
gerçek bir mucize. en gerçeğinden hem de. ne musa'nın sihri, ne isa'nın şifası ne de muhammed'in hoşgörüsü. hiçbiri, bir mucize değil benim nazarımda. asıl mucize işte bu. tek gerçek mucize bu. elle tutulup gözle görülür cinsten. hatta koklanıp öpüleninden.
yalanı yaşayan bir adamımdır çoğu zaman. şöyle dünyanın en berbat yalanını alıp da gerçeğe çevirip hatta tek gerçeğim yapıp onu yaşayan bir adamım.
çünkü iki yüzüm var benim. biri, gündüzleri yüzüme geçirdiğim, diğeri ise geceleri yüzümden sökmek için çabaladığım iki yüz. bu yüzlere uygun hareket ve tavırlarım da var tabi ki. istediğime istediğim an gösterdiğim, gösterebildiğim bir yüz bu. fazla adaptasyon sorunu yaşamam bu nedenle. bir çok insanın kendisinde övgü alma kriteri olarak gördüğü bu özellikten ben rahatsız olurum.
her insanla hemen yakınlaşabilirim mesela. karşımdaki kişi ister bir esrarkeş olsun istersen bir fransız asilzadesi, farketmez. her ikisinin kafa yapısına girip istedikleri muhabbetleri çevirebilirim.
normal bir insan övünür bu tarz bir özellikle. ben ise rahatsızlık duyuyorum bu durumdan. çünkü lüzumsuz geliyor. isterim ki karşımdaki berbat olduğunda ona berbatlığını tek bir kelimeyle ya da eylemle gösterebileyim.
konu benim onurum olduğunda sadece gerçek olabiliyorum. kötülüğüm ya da iyiliğimle. aslında bir şeyleri gurur yapan insanları anlamam hiç. ve hak vermem hiçbirine.
örneğin sırf bir inat uğruna biten aşkları gördüğümde içim acır. canım sıkılır. ruhum eksilir. böyle anlarda kızarım. gerçek bir öfke yayılır tüm bedenime. aşk gibi bir muhteşemlkiğin bir inat uğruna yok olması, bitmesi kanıma dokunur. ve her iki tarafın olmasa da tek bir tarafın tamamiyle samimiyetsiz davrandığına inanırım. ki çoğu kez bunu sonraki ilişkilerinde ispat eder kendileri. ben ise bir kez daha boktan bir şey hakkında haklı çıkmamın kötü ruh haliyle kalırım.
onur işte, sadece bir erkek ismi olarak gelmiyor çoğu zaman bana. ne bileyim işte, insanın kaybetmemesi ve kaybetmemek için mücadele vermesi gereken en erdemli yanlarından birisi olarak geliyor çoğu zaman. bu yüzden de onurumu incitecek bir insan gördüğümde tüm saldırganlığımla karşısına çıkabiliyorum. çıkıyorum.
o an gözüm ne yaşanacak tüm güzellikleri görüyor, ne tadılacak öpüşleri ne de geceler boyu sürecek sevişmeleri, sevişleri.
ha bu arada, neden insan sadece gece sevişmek ister ki! ya da neden insanların bir çoğu geceleri sevişir ki genelde. asıl sevişilmesi gereken zaman dilimi sabahtır. hem beden hem de ruh kendini yenilemişken. öyle lak diye sevgilinin ağzına çükü dayamak değil bu bahsettiğim sevişme. gerçek bir sevişmeden bahsediyorum. tutkulu, kızgın ve sert.
onur konusunda tıkanıp kalıyorum işte. tüm inançlarımı ve inanışları yerle bir ediyor. bir nevi kendimden feragat ediyorum böyle anlarda. amacım mükemmele ulaşmak değil ama.
mükemmeli arayıp da koca bir "hiç" olan çok hayat gördüm ben. içlerine girip de yaşadım. kusursuzu aramak en büyük kusurdur çünkü. hatasızı aramak en büyük hata. temizi aramak ise en boktan leke.
insan insandır nihayetinde. yaşadığı ve yaşamadığıyla.
elinden geleni ardına koymalıdır ama insan. daha bu akşam üstü bir kadınla konuşurken konu dönüp dolaşıp ertelememeye geldi. ve kendisi şehir değişikliği yapabileceğinden bahsettiğinde "neden?" dedim. "gitmem lazım" dedi. ben tekrarladım; "neden?"
yanıtsız bıraktı cümlemi. tahammül edemediğinden bahsetti sonra. artık bir şeylerin ağır geldiğinden. buna karşın öyle rahattı ki. ya da öyle güzel rahat rolü yapıyordu ki. bir an inandım gerçekten rahat olduğuna. ve hep rahat kalacağına. çünkü risk etmek gibi bir deliliğin görünmeyen kollarına teslim etmek istemiyor daha kendisini. onun cehennemi de o işte. onun cehennemi de "temkinli olmak."
tekinsiz bir hayat yaşarken temkinli olmak ne kadar tutarlı, işte orası muamma. oysa daha bu akşam üstü yine, bir adam geldi home ofisime. bedenini ve ruhunu bir nevi bana teslim edip, ensesine "tanrı sekstir!" yazdırdı.
benim cümlemi bana işletti. kendi bedenine. giderken de "sarılabilir miyim abi?" dedi. "gel" dedim. sımsıkı sarılırken de ekledim, "teşekkür ederim gerçekliğin için."
çünkü ilk başta da dedim ya yalanları yaşıyorum. yaşayacak tek bir gerçeğim olmadığında en berbat yalanları alıp en hakiki gerçeğim yapıyor. bu ise kocaman hayal kırıklığı, hayal kırıklıkları olarak geri dönüyor. her birinizinkiler gibi.
oysa bu akşam üstü, hayatımın en gerçek anını yaşadım. benim yazdığım bir yazıyı bir insan varolduğu sürece bedeninde taşıyacak. belki gün gelip sıkılabilir o cümleden ve üzerine ben ya da başka bir dövmeci başka bir motif işleyebilir.
dert değil. dert olan bu gerçekliği ömründe bir kez bile yaşamayanların, yaşayamayanların hala ve hala aynı yerde sekmeleri. oysa şu gece bile her şeye gebe benim nazarımda.
birazdan en kanlı kavgamı verebilriim birileriyle. en mükemmel sevişmemi gerçekleştirip geberene kadar orgazm olup, orgazm edip yok olabilirim. önemli değil hiçbiri. hepsi gerçek olsun yeter ki.
sarıldığım an, yumrukladığım an kemiklerini hissedeibleyim yeter ki bir insanın. o da benim gerçekliğimi teyid etsin kendince. ihtiyacım olan sadece bu. ihtiyacımız olan sadece bu: gerçek.
bir kadını düşündüm sonra. bir kadının bir erkeğe gerçekten inanışını. sonunda ne olursa olsun. sonunda ne yaşanırsa ya da ne yaşnacaksa yaşansın. dedim ki yine bir kadına, kendi cümlemi bir dostun sırtına dövme olarak işlediğim dövme olayını anlattığım bir kadına; "o erkeğin inandığının binde biri kadar inanmış olsaydı bir kadın bana, dünyadan tüm kötülükleri söküp alabilirdim ben. savaşları tek bir cümlemle bitirip yeni bir hayat inşaa edebilirdim evrende. tecavüzleri sonsuza dek yok edebilirdim. açlığı. sefilliği. adaletsizliği..."
güldü. ben de güldüm. çünkü kolay olan gülmekti. biz ise hep zordan kaçtığımızdan, kolay olanı seçtik. onun kahkahaları devam ederken yineledim; "bir kadın bir erkeğe gerçekten inanabilseydi evrende şimdiye dek gerçekleşmiş hiçbir kötülük gerçekleşmez, şimdiden sonra gerçekleşecek olanlar da son bulurdu. ya da bir erkek bir kadına. ne farkeder?"
"hiç."
ağzına ağzına vurmak istediğim insan. yok şimdi, bu durumdaki insana, yani özgürlüğü savunmayan insana, "kişinin kendi seçimi ve tercihi" mi diyecek birileri, onu merak ediyorum aslında. yoksa dayakla-kavgayla birilerinin birileriyle irtibata geçip iletişim kuracağına inanmıyorum.
ama bu insan nedir allasen! insan dememiz için kaç şahit, kendisinin de insan olması için kaç bin fırın ekmek yemesi lazım.
özgürlük lan karşındaki kavram, senin sığ beyninin algılayamacağı ve asla algılamasını beklemediğim bir kavram. nasıl savunmazsın bunu mendebur. nasıl istemezsin bunu. hem kendin hem de başkaları için nasıl mücadele etmezsin.
bu kavram-olgu tüm dünyayı ele geçirsin diye nasıl bir hareket belirtisi sergilemezsin. altın kuru, keyfin yerinde olduğundan mı? bence hayır. sadece esaretin ne olduğunu bilmediğinden.
kişinin istediği an yoğurt yememesinin, banyo yapmamasının, her şeyi geç şöyle ayaklarını uzatıp da dinlenmesinin ne denli bir muhteşemlik olduğunu bilmemenden kaynaklı özgürlüğü savunmama hali. gerçi bilsen de bunu kabul etmemenden kaynaklı bir asalaklık seninkisi.
bir insan "ben insanım" diyecek ve özgürlüğü savunmayacak ha. lanet olsun o sana. hayatımda hiçbir canlıya lanet okumadım ben. ancak bu insana okurum. en kallavisindne hem de.
hayatımda hiçbir canlıyı gebertmek için içim içimi yemedi fakat tüm dinsel, etniksel ve siyasi argümanlardan-düşüncelerden sıyrılıp da bir insan özgürlüğü savunmuyorsa, her hangi bir kişiye sunulan tüm kişisel hak ve özgürlüklerin ona doğduğu andan itibaren evren tarafından verildiğini kabul etmiyorsa amına koyayım o insanın. cinsiyeti farketmez.
afedersiniz ama "amına koymak istediğim insan" desem ayıb etmiş olur muyum? bence olmam. bu yüzden "amına koymak istediğim insan" diyorum. yıllar evvel ben altına sıçızlayan bir sabi iken anacığım derdi ki; "oğlum, sakın yalnız yeme. yalnız yersen. yalnız ölürsün."
şu siktiğimin hayatında hiçbir siki de yalnız yemedik ama yalnız geberip gideceğiz. bu nasıl bir iştir anlamadım gitti hayasına koyim her şeyin.
bu pazar sözlükçü bir kaç arkadaş geldi, şehir dışından. farklı farklı şehirlerden iki kafile. hem kendilerine dövme yaptık hem de dövme yaptırmak istemeyip öylesine ziyarete gelenlerle sohbet ettik. bu sohbet esnasında çok değer verdiğim bir sözlük yazarı kadın dostum dedi ki ; "sen ne mutlusundur burada."
ben de yarı şaka yarı ironi olsun diye "evet." dedim. "baksana ne mutluyum yazdıklarımda gördüğün gibi."
güldük sonra. diğer kişiler de güldü. gerçi bu pazar hayatımın en yoğun keyifli günlerinden birisini geçirdim. güzel insanlarla görüşüp güzel şeyler yaptık.
dövme yaptık mesela. hep beraber bir şeyler içtik. maç izledik. pilav yedik sonra. çok güzeldi. istanbul'un pilavı güzeldir. ki pilavın gerçek bir kültür mirası olduğunu ben buraya taşındığımda öğrendim. normalde de çok severdim pilavı.
hatta üniversite okurken ev arkadaşlığı yaptığım sevgili dostum, canım kardeşim decorum pilav yapar ben de ekmek ve yoğurt alır eve giderdim iş çıkışları. yoğurtla pilavımızı yer sohbet ederdik deli gibi.
çoğu gece ne televizyonu açardık ne de başka bir şey yapardık. ki yaklaşık 2 yıl evime interneti bile sokmadım. sadece iş yerimde vardı. ben günümü gri ekranlar karşısında yeterince çürüttüğüme inandığım için almayalım demiştim eve. o da sağolsun kabul etmişti. internetin asosyallik üzerindeki etkisini çok iyi kestirdiğimden olsa gerek.
hatta geçen gece kadıköy'de barlar sokağında yürürken yanımdaki kuzene dedim, "amına koyayım ben bilgisayarın. internetin. teknolojinin. söküp alacaksın hepsini insanlık tarihinden. sonra salacaksın insanları sokaklara. ilkel çağlardaki gibi. gerçek bir sürek avı başlayacak. bakalım o zaman depresyona giren oluyor mu?"
o ara kuzen "sürek avı ne?" dediğinde ne kadar yanlış bir adama ne kadar yanlış bir konudan bahsettiğimi anlayıp "siktir et" dedim. "yaşa gitsin. nasılsa en nihayetinde geberip çürümeyecek miyiz?" o da "evet" dediğinde "ama be" dedim. "bari öldükten sonra çürüyelim. yaşarken değil."
çürüyoruz. çürüyorum. gerçek bir çürüme bu. daha bu öğleden sonra üzerimdeki her şeyin siyah olmasından dolayı simsiyah düştüğüm bahariye'de yürürken her bir insanın gözlerine baktım güneş gözlüklerimin ardından.
ne bileyim, kaçak bakışları yakalamak ve onlarla histerik bir şekilde mutlu olmak hoşuma gidiyor. sol pazumdan taşan dövmemde ne yazdığını merak edenlerin illegal bakışlarını görüp görmemezlikten gelmek içimin yağlarını eritiyor.
mesela ben yürürken arkamda çok güzel bir kadının olup olmadığını karşımdan gelen erkeğin bakışlarından anlayabiliyorum. ve bilerek yavaşlayıp o kadın yanımdan geçerken kokusunu çekmek istiyorum içime. belki bir yerlerden tanıdık gelir diye.
ya da kazara bir şekilde denk gelip, onlarca yıldır nerede kaldık diye birbirimize sorup, elele tutuşarak öylece yürüyüp gideriz diye. hayatımızı o kaldırımda başlatırız diye.
olmuyor. çünkü kırılmış bir yerlerde birilerinin inancı. bu yüzden sonumu merak ediyorum. ve soruyorum herkese, "ne olacak benim sonum?"
cevaplar aynı, "sonunu sen bilirsin ancak."
ulan sonumu bilsem niye sorayım size. o kadar aptal mıyım ben. sizler bir insanı sevip de ayrılmaktan bahsediyorsunuz ben ise hiç varolmayan belki de varolmayacak bir şeyi seviyorum.
bu nasıl olacak peki? bir de buradan yakar mısınız? sigarayı değil. kendinizi.
yalnızlığıyla övünüyor insanlar. çürümelerini görmezden gelerek. oysa amaç aynı. gerçek bir sevgi, gerçek bir şehvet ve gerçek bir şefkat. hepimizin telaşı ve derdi bu.
ben mesela, yazdığım her şeyi canım sıkıldığı için yazıyorum. şu an şurada yazmaktan başka bir uğraşım olsa, tek birinize tek bir harf vermem. umrumda değilsiniz. yalan yok. ne zaman ki sevişimiyorsam, sevmiyorsam aranızdayım. ben de sizler gibi öfkelenip, sevinip, kızıp, mutlu olup insan taklidi yapıyorum. tek farkla, siz hepsini ciddiye alıyorsunuz. benimse sikimde değil.
sevmek ve sevişmek dışında olan hiçbir şey sikimde değil. çalışmak ya da debelenmek mi? dert mi lan o! çok ciddiyim. hiçbir şey olmasın yoldan çevirdiğim insanları diğer insanlara satıp para kazanırım ben.
benim telaşım farklı. benim derdim çürümemek. sanki 17'nci yüzyılda dünyaya gelmiş fakat 21'nci yüzyılda yaşıyormuşum gibi hissediyorum çoğu zaman.
ne bileyim işte. garip. sevgisiz yaşayabilen insanı övüyor birileri. bir de sevgilisiz yaşayanı. heyhat! bu kadar mı yabancı olunmuş sevgiye! ve şehvete!
heyhat!
gerçek. tek gerçek hatta. benim gerçeğim. siz kabul etmeseniz de sonsuza dek savunabilirim bunu. bir gün ereksiyon olamayan bir bunak olsam da iddia ederim bunu. seks konusunda tatmin olmak ve birilerini tatmin etmek belimden gelmese de elimden ve dilimden geldiğince bunu kanıtlamaya çalışırım. eheheh.
ulan millet sevişmediği için yaşanıyor tüm şu sikim-sokum sıkıntılar. sevişmek dediysek gerçek bir sevişmeden bahsediyorum. şöyle ter-kan içinde kalma cinsinden yaşananından. ön sevişmesi uzun olan mesela. her zaman uzun olması gerekmiyor illa ki. genelde uzun olanından işte. oral seksle başlayanı mesela. her türlü fantezi olsun içinde. yeri geldiğinde partnerler karşılıklı mastürbasyon yapsın, yeri geldiğinde ise kadın erkeğe handjob, erkekse kadınını parmaklarıyla tatmin etsin.
sevişilsin ulan işte dünyada. her akşam eve döndüğünde adam, daha doğrusu dönecek olduğunda işin-okulundan, evde sevişeceği gerçeğini bilsin. keza kadın da aynı şekilde.
bakalım o zaman dert sıkıntı olur mu? birileri her zaman antidepresan kullanıp gençliğini uyuşturur mu? bunların hiçbiri gerçekleşmez. insanlar bir sonraki sevişme için daha ılımlı ve cesur olurlar.
yerine göre koşa koşa eve gelip gün içerisinde gerçekleştirdikleri her şeyden keyif alırlar. mesela kadınlar, seviştikten sonra güzel oldukları kadar hiçbir zaman güzel olmuyorlar.
veya erkekler, seviştikten sonra özgüven kazandıkları kadar hiçbir zaman özgüvene sahip olmuyorlar. ve olmayacaklar.
dünya hala yaşanılası bir yerse benim için, tek nedeni sekstir. sevişirken insan olduğumu hatırlıyorum ben. belki katrilyonlarca kez söyleyeceğim bunu. dert değil.
bir kadının kasıklarında ya da göğsünde soluklandığımda, nefes nefese kaldığımda "ben insanım lan amına koyayım" diyebiliyorum içimden. diğer türlü sikimde değil gerçekleştirdiğim her şey. sadece insan taklidi yapıyorum o aralarda. o boşluklarda.
dünya, üzerinde sevişmek gibi, seks gibi bir muhteşemlik çoğu kez gizli-kapaklı yaşandığından, birileri tarafından birilerine sunulan bir lütufmuş gibi gösterildiğinden, bir aşağılama ve aşağılanma stili olarak gösterildiğinden bu kadar berbat.
bu kafa ve zihin yapıları yerle bir edildiği gün bakayım savaş olacak mı? birbirini öldürecek mi insanlar. gerçi insan denen canlıdan yana pek fazla bir ümidim yok ama, konu seks ve cinsellik olduğunda beklentilerim ve ümidim ulaşabileceği en yüksek noktaya çıkıyor. herkese ve her şeye ben işte oradan bakıyorum. örneğin tanrıya. bilemedin sekse. ne farkeder. nasılsa, önceden belirttiğim gibi;
"tanrı sekstir!"
kişiyi ebesinin fiyatına sahip sennheiser marka kulaklık sahibi yapar. nasıl ki kötü komşu insanı ev sahibi, düzenbaz ortak kişiyi iş sahibi yapıyorsa aha bu tek tarafı bozuk kulaklık da ilk başta söylediğim gibi kişiyi ebesinin fiyatına sahip sennheiser marka kulaklık sahibi yapar. yapıyor.
elalem pazar gününü tatil yaparak geçirirken ben öğleden sonra 1'den akşam 9'a kadar dövme yapıp yaklaşık 20 kişiyle birebir ilgilendikten sonra şöyle adam akıllı bir a state of trance dinleyeyim derken bu sikko şeyin tek tarafının bozuk olduğunu anladım.
hayır şimdi, normalde dert değil bu şekilde trance dinlemek. en azından arada bir kulak dinlendiriyorum. dert şu. dert de değil gerçi, sıkıntı şu; ulan arkadaş aldık iki taklacı güvercin, koyduk odamızın balkonuna, erkek olan, beyzademiz geçiyor yuvaya, dişiyi oraya çekip çiftleşmek için bir güvercinden başka tüm hayvanların çıkarabileceği sesleri çıkarıyor. alt tarafı iki saliselik bir zevk için. hay canına yandığımın güzel canlısı.
erkek milleti değil mi işte (burada bir kız kurusu mikrofonu eline alıyor) hepsi aynı. bir saliselik zevk için bin takla. kadın milleti değil mi ama (burada da salak bir herif geçiyor sahneye) çiftleşmemek için elinden geleni ardına koymuyor. utanmasa, erkek güvercine "başım ağrıyor" diyecek yelloz.
tüm bu aksiliklere karşın sennheiser marka kulaklık siparişi verdikten sonra kulaklığımda saatlerdir dönen şarkı şu;
http://www.youtube.com/watch?v=1ilmzzbfrio
entry'mizin yan karakteri olup ana karakterden (tek tarafı bozuk kulaklık) iyi rol yapan taklacı güvercinlerim(iz) ise şunlar;
http://twitpic.com/4vlzo4
http://twitpic.com/4vlzyc