böyle bir eşik var mı acaba gerçekten? tamam, dünya dedikleri şey çift kapılı bir han farzedelim.. doğum ilk kapı, ölümse ikincisi. fakat ben, fakat benim yüzüme kapandı o kapıların ikisi de. ne ölmeme sebep bir duygu var. ne de yaşamama. ben o bahsedilen eşikte oturmuş, sigara içip küfrediyorum. huysuz bir çocuğum belki. çok görmeyin. emeklemeden yürümüşüm. annem derdi. şimdilerde ise sürünüyorum. ha bir de, annem altın gibi bir kalbin var derdi. söyledikleri yalanmış annemin. ben rahat uyuyayım diye masal anlatmış. çünkü eskidim ben. insan eskir mi lan? hurda oldum ben. yaşamla ölüm arasında. ya da ölümle yaşam. ne fark eder?
gözü açık tüccarların bir heykelcik yapıp da 2 yıl boyunca üzerine işeyip 2000 yıllık tarihi eser diye, tarihi eser kaçakçılarına satmaya çalışıp da foyalarının ortaya çıkması gibi. eskidim işte. yaşlanmadan, yaşamadan.. hurdaya çıktım. o eşikteyim işte. ne ölüm tarafında ne yaşam tarafında bir kırıntı var beni bekleyen. sabır taşımı elime almış, ortadan delip tespih yapmışım. çekiyorum sol elimle.
çile çeken tüm keşişlere tecavüz etmeyi düşleyip de çekiyorum. her şeyi zamana bırakan aptaların burunlarını kırmayı arzularken. o eşikten kalkmadan ama. siz uzatacaksınız bana yüzünüz. zira ben o eşikteyim artık. kılımı kıpırdatmam. kusura bakmayın.. orada kalacağım.. tanrı'yı çıldırtana kadar..
30 Mart 2010 Salı
güzel kadın
iyi insan başlığına bir şeyler yazacaktım aslında. aylardır bir sınır karakolunda gün sayıp, maç izleyip, nöbet tutup, küfrederken, iyi insan başlığına bir şeyler yazmayı düşünüyordum ilk çarşı iznimde.
aklımdan geçen bir çok cümleyi o anlık not ettiğim askerin cep defterinden tekrar okumaya lüzum görmediğimden aklımda kalan pek bir şey olmuyor işte. ne yapacaksın, askerlik böyle bir şey. bilginin değerli olmadığı tek kurum evrende. sırf tek tip insan yetiştirme adına bildiklerinizi unutmanız gereken yegane kurum. ki bunu söylememin nedeni ise karakol komutanını bölük komutanına şikayet eden kişinin çektiği mesaj sonrası tekmil vermemesi. yani künyesini söylememesi ve karakol komutanın herkese bilgiye dair bir şeyler sorup o kişiyi bulma planı. ve sorduğu her şeyi bildiğim için, kendisini de şikayet ettiğim taktirde adımı vereceğimden şüphe etmemesinden dolayı çıldırışı. ve bir kaç soru sonra beni es geçip, kızgın kızgın bakması..
ha ne diyorduk? güzel kadın.. evet, güzel kadın.. o kadar uzağındayım ki bir kaç aydır onun. bir kaç ay dediysem aldanmayın, tam 108 gündür uzağındayım bu kavramın. çok uzağında hem de. dünya yuvarlak değil de bir halı gibi dümdüz olsa dahi ulaşamam ona artık.. belki de stoklarla sınırlıydı.. ve bitti. tüketildi, tüketim çılgınlığının aptalca boyutlara ulaştığı şu devirde. yan ranzamda uyuyan ihsan'a sormalı belki de bu soruyu.. ihsan ki mardinli bir genç.. 89/2 tertip.. 11 aydir asker. ve daha 150 günü var sanirim. en son öyle diyordu.. kamuflajiyla uyuduğu için kendisine kizdiğimda, "birazdan nöbetin var" derler deyip, iddaasinda yanilmayan ihsan.. antalyada midyecilik yapip, vatanseverliğiyle gurur duyan bir kürt çocuğu.. çayi büyük bardakla içen küçük hayalli çocuk ihsan.. ona sormalı belki de.. vardır elbet bir cevabı..
gece 5-9 nöbetinden gelip de aynı gece 1-5 nöbetine giderken uzatmalıyım hayali mikrofonu. ve "ihsan" demeliyim. "güzel kadın nedir sence?"
güzel bir şey söyleyeceğini sanmıyorum. karakolun banyosundaki gazete küpürlerinden ibaret midir güzel kadın, yoksa sabahın beşinde nöbetten dönerken, 4 saatlik bir nöbetten dönerken sadece bir sesten mi ibarettir?
ben bilmem. bildiklerimi ise unutmak için egzersiz yapıyorum aylardır. ama olmuyor. dışarıda bir hayat var. ve o hayatın güzel kadınları.. her insan gibi, her şey güzelken güzel olan, ilk çirkinlikte çirkefleşen kadınlar.. erkekler.. eşcinseller...
cinsiyetlerden arındırmak istiyorum ruhumu.. eşitlik cilasıyla cilalayıp, insan boyasıyla boyamak. sonra da ihsan'ın yatağına bırakmak istiyorum usulca.. hiç ses çıkarmadan.. bir kadının bedenini. ya da sesini..
ne fark eder?
aklımdan geçen bir çok cümleyi o anlık not ettiğim askerin cep defterinden tekrar okumaya lüzum görmediğimden aklımda kalan pek bir şey olmuyor işte. ne yapacaksın, askerlik böyle bir şey. bilginin değerli olmadığı tek kurum evrende. sırf tek tip insan yetiştirme adına bildiklerinizi unutmanız gereken yegane kurum. ki bunu söylememin nedeni ise karakol komutanını bölük komutanına şikayet eden kişinin çektiği mesaj sonrası tekmil vermemesi. yani künyesini söylememesi ve karakol komutanın herkese bilgiye dair bir şeyler sorup o kişiyi bulma planı. ve sorduğu her şeyi bildiğim için, kendisini de şikayet ettiğim taktirde adımı vereceğimden şüphe etmemesinden dolayı çıldırışı. ve bir kaç soru sonra beni es geçip, kızgın kızgın bakması..
ha ne diyorduk? güzel kadın.. evet, güzel kadın.. o kadar uzağındayım ki bir kaç aydır onun. bir kaç ay dediysem aldanmayın, tam 108 gündür uzağındayım bu kavramın. çok uzağında hem de. dünya yuvarlak değil de bir halı gibi dümdüz olsa dahi ulaşamam ona artık.. belki de stoklarla sınırlıydı.. ve bitti. tüketildi, tüketim çılgınlığının aptalca boyutlara ulaştığı şu devirde. yan ranzamda uyuyan ihsan'a sormalı belki de bu soruyu.. ihsan ki mardinli bir genç.. 89/2 tertip.. 11 aydir asker. ve daha 150 günü var sanirim. en son öyle diyordu.. kamuflajiyla uyuduğu için kendisine kizdiğimda, "birazdan nöbetin var" derler deyip, iddaasinda yanilmayan ihsan.. antalyada midyecilik yapip, vatanseverliğiyle gurur duyan bir kürt çocuğu.. çayi büyük bardakla içen küçük hayalli çocuk ihsan.. ona sormalı belki de.. vardır elbet bir cevabı..
gece 5-9 nöbetinden gelip de aynı gece 1-5 nöbetine giderken uzatmalıyım hayali mikrofonu. ve "ihsan" demeliyim. "güzel kadın nedir sence?"
güzel bir şey söyleyeceğini sanmıyorum. karakolun banyosundaki gazete küpürlerinden ibaret midir güzel kadın, yoksa sabahın beşinde nöbetten dönerken, 4 saatlik bir nöbetten dönerken sadece bir sesten mi ibarettir?
ben bilmem. bildiklerimi ise unutmak için egzersiz yapıyorum aylardır. ama olmuyor. dışarıda bir hayat var. ve o hayatın güzel kadınları.. her insan gibi, her şey güzelken güzel olan, ilk çirkinlikte çirkefleşen kadınlar.. erkekler.. eşcinseller...
cinsiyetlerden arındırmak istiyorum ruhumu.. eşitlik cilasıyla cilalayıp, insan boyasıyla boyamak. sonra da ihsan'ın yatağına bırakmak istiyorum usulca.. hiç ses çıkarmadan.. bir kadının bedenini. ya da sesini..
ne fark eder?
18 Şubat 2010 Perşembe
zaman
geçiyor.. içimden.. geçiyorum.. içiden.. ta ayak tırnaklarımdan başlayıp da saç uçlarıma kadar hissediyorum kendisini bu günlerde.. saniye saniye değil. salise salise değil. gram gram. katre katre. santim santim..
değişti kavramlarımın yeri.. gerçek bir erkek oluyorum sanırım artık.. içerimdeki tüm kadınları tek tek darağacına çekiyorum yaşadığım şehirden binlerce kilometre ötede. zorunlu askerlik görevimi gerçekleştirirken..
annemi bile çok-az arıyorum nöbet dönüşlerinde. her ne kadar koğuştaki yatağımın ayak ucunda "ailenizi sık sık arayın, onları merakta bırakmayın" mivalinde bir emir cümleciği olsa da ben uymuyorum bu emire..
çile çeken keşişler gibi canımı acıtmak için elimden geleni ardıma koymuyorum. tıraş olmuyorum çoğu sabah. karakol komutanımız olacak 7 aylık, 23 yaşındaki çocuk delirsin diye. gelip de yüzüme bir santimlik mesafeden bağırsın diye.. 45 askerin içerisinde beni süründürsün diye. bana ceza olarak ekstradan 4 saatlik yakın emniyet yani amt öbeti tuttursun diye.
karakolun tüm fayanslarını bana saydırsın, tuvaleti 10 dakikada bir paspalatsın diye.. yatağıma sadece uyumak için geçeyim diye. o da günde 3 saat. bilemedin dört.. ötesi yok.. gemişimi düşünmeyeyim diye.. . neyse ki sivilden yedeklemişim uykularımı.. şişirmişim gözlerimin altını..
artık yorgunluk, midem ya da kalbim gibi bir organım oldu.. "nasılsın asker?" diye sorsa albay, "yorgunum komutanım" diyecek kadar yoruyorum kendimi. yorduruyorum. "bir sıkıntın var mı?" diye soracak olsa karakol komutanım olacak çocuk, "yorgunum" derim...
artık bilinçli deliliğim. bilinçsiz akıllılığım.. gün saymıyorum. şafak kağıdımla geçen gün kıçımı sildim, kantinde selpak kalmamıştı..
neyse işte.. bu aralar içindeyim zamanın. ya da o benim içimde. bilmiyorum. geçiyorum ya da o geçiyor. bunu da bilmiyorum..
değişti kavramlarımın yeri.. gerçek bir erkek oluyorum sanırım artık.. içerimdeki tüm kadınları tek tek darağacına çekiyorum yaşadığım şehirden binlerce kilometre ötede. zorunlu askerlik görevimi gerçekleştirirken..
annemi bile çok-az arıyorum nöbet dönüşlerinde. her ne kadar koğuştaki yatağımın ayak ucunda "ailenizi sık sık arayın, onları merakta bırakmayın" mivalinde bir emir cümleciği olsa da ben uymuyorum bu emire..
çile çeken keşişler gibi canımı acıtmak için elimden geleni ardıma koymuyorum. tıraş olmuyorum çoğu sabah. karakol komutanımız olacak 7 aylık, 23 yaşındaki çocuk delirsin diye. gelip de yüzüme bir santimlik mesafeden bağırsın diye.. 45 askerin içerisinde beni süründürsün diye. bana ceza olarak ekstradan 4 saatlik yakın emniyet yani amt öbeti tuttursun diye.
karakolun tüm fayanslarını bana saydırsın, tuvaleti 10 dakikada bir paspalatsın diye.. yatağıma sadece uyumak için geçeyim diye. o da günde 3 saat. bilemedin dört.. ötesi yok.. gemişimi düşünmeyeyim diye.. . neyse ki sivilden yedeklemişim uykularımı.. şişirmişim gözlerimin altını..
artık yorgunluk, midem ya da kalbim gibi bir organım oldu.. "nasılsın asker?" diye sorsa albay, "yorgunum komutanım" diyecek kadar yoruyorum kendimi. yorduruyorum. "bir sıkıntın var mı?" diye soracak olsa karakol komutanım olacak çocuk, "yorgunum" derim...
artık bilinçli deliliğim. bilinçsiz akıllılığım.. gün saymıyorum. şafak kağıdımla geçen gün kıçımı sildim, kantinde selpak kalmamıştı..
neyse işte.. bu aralar içindeyim zamanın. ya da o benim içimde. bilmiyorum. geçiyorum ya da o geçiyor. bunu da bilmiyorum..
dil
gece nöbetlerine uykulu uykulu giderken yokluğunu hissettiğim tek organ.. şöyle sokulsun sol yanımdan bana. ayak parmaklarımdan başlayıp da sırtımda gezinip boynumda varlığını sonuna kadar hissettirip en nihayetinde saç uçlarımda son versin yolculuğuna..
soksun beni bir mevziye.. üzerime 6 beden büyük gelen kamuflajları söküp soğuk bir kış gecesinde ısıtsın tenimi. dilime değsin ağzımda. dudaklarım üzerinde gezinsin. boğazıma kaçsın. kesilen nefesime ve dönen başıma neden olarak soğuğu değil, kendisini gösterip hissedeyim..
sussun. kelimelerden ve cümlelerden sıyrılsın. çırılçıplak kalsın karşımda.. göz kapaklarımda hissedeyim ılıklığını. derimden içeri girsin..
soksun beni bir mevziye.. üzerime 6 beden büyük gelen kamuflajları söküp soğuk bir kış gecesinde ısıtsın tenimi. dilime değsin ağzımda. dudaklarım üzerinde gezinsin. boğazıma kaçsın. kesilen nefesime ve dönen başıma neden olarak soğuğu değil, kendisini gösterip hissedeyim..
sussun. kelimelerden ve cümlelerden sıyrılsın. çırılçıplak kalsın karşımda.. göz kapaklarımda hissedeyim ılıklığını. derimden içeri girsin..
ağaç
çocukluğumda gölgesinde serinlerdim. hatta ilk somut acımı, dalından düştüğümde hissetmiştim.. dizim soyulmuştu, sol kolum incinmişti. daha sonra ağaçla ilişkim kesildi. ta ki geçen yıl sözlükte düzenlenen ekşi sözlük ormanı organizasyonuna kadar. işte o vakit kendimce yardımda bulundum.
fakat bilmiyordum, yaklaşık bir yıl sonra zorunlu askerlik için bir sınır iline gelip, o sınır ilinde de bir sınır karakoluna düşüp, o sınır karakolunda da günde 8 saat tam teçhizat nöbet tutarken ağaçlar yüzünden kaçakçı ibneleri göremeyecek olmamızı..
bilseydim eğer tüm bunları, bu şehire gelirken, sivil hayatımın son gecesinde, otogarda davullu-zurnalı kutlama yapan askerlerin ve ailelerinin gözü önünde davulcunun kafasına davulunu geçirip, zurnacının götüne zurnasını sokmaz mıydım?
aylardır güneşe hsret olacağımı bilseydim eğer, her gece 1-5 nöbetinde, ayak ve el parmaklarım zehir gibi yağmurla yıkandığında, canım acıdığında, üşüdüğüm için ağladığımda, bilseydim eğer tüm bunları, dünyayı yakmaz mıydım, üzerindeki tüm ğaçlarla birlikte!!! insanları da tutuşturmak için kullanıp da!!
bilmiyordum tabi ki hiçbirini.. gece görüş dürbünümden, termal kameramdan, ve bir çok gece karakol kulesinde nöbet tutarken yanı başımda duran mg-3'ümün dürbününden kaçabilecek olan kaçakçı orospu çocuklarını sırf bu ağaç denen bokluk yüzünden kaçırma ihtimalimin olacağını bilseydim, yeni doğan çocukları için ağaç diken çevre dostu ebeveynlerin gözü önünde çocuklarının ağzını 7,65 mm'lik 100 mermiyle doldurmaz mıydım ben ha!!!
bilseydim bunları, yerle bir etmez miydim yağmur ormanlarını. geri bölgede nöbet tutarken, kafam soğuktan dolayı çatladığında karşımdaki ormandan gelen seslerin beynimi zonklatacağını bilseydim eğer, temiz hava sahası için kampanya düzenleyen küçük kız çocuklarını saçlarından asmaz mıydım ben?
her yağmur yağdığında ciğerlerim sökülüp, sinüzitim arttığında, 4 saatlik bir nöbet cenaze gibi yanımda dururken anasını bellemez miydim ben, tüm fidelerin!!!
yapardım hepsini ama bilmiyordum bunları. yoksa, ana maddesi ağaç olan paradan bile kağıt denen katığı kaldırıp attıracak kadar gerçek bir deli olurdum. sadece tuvalet kağıdı için gerek kalırdı ağaçlara. gerisi boş..
bilmiyordum işte..
fakat bilmiyordum, yaklaşık bir yıl sonra zorunlu askerlik için bir sınır iline gelip, o sınır ilinde de bir sınır karakoluna düşüp, o sınır karakolunda da günde 8 saat tam teçhizat nöbet tutarken ağaçlar yüzünden kaçakçı ibneleri göremeyecek olmamızı..
bilseydim eğer tüm bunları, bu şehire gelirken, sivil hayatımın son gecesinde, otogarda davullu-zurnalı kutlama yapan askerlerin ve ailelerinin gözü önünde davulcunun kafasına davulunu geçirip, zurnacının götüne zurnasını sokmaz mıydım?
aylardır güneşe hsret olacağımı bilseydim eğer, her gece 1-5 nöbetinde, ayak ve el parmaklarım zehir gibi yağmurla yıkandığında, canım acıdığında, üşüdüğüm için ağladığımda, bilseydim eğer tüm bunları, dünyayı yakmaz mıydım, üzerindeki tüm ğaçlarla birlikte!!! insanları da tutuşturmak için kullanıp da!!
bilmiyordum tabi ki hiçbirini.. gece görüş dürbünümden, termal kameramdan, ve bir çok gece karakol kulesinde nöbet tutarken yanı başımda duran mg-3'ümün dürbününden kaçabilecek olan kaçakçı orospu çocuklarını sırf bu ağaç denen bokluk yüzünden kaçırma ihtimalimin olacağını bilseydim, yeni doğan çocukları için ağaç diken çevre dostu ebeveynlerin gözü önünde çocuklarının ağzını 7,65 mm'lik 100 mermiyle doldurmaz mıydım ben ha!!!
bilseydim bunları, yerle bir etmez miydim yağmur ormanlarını. geri bölgede nöbet tutarken, kafam soğuktan dolayı çatladığında karşımdaki ormandan gelen seslerin beynimi zonklatacağını bilseydim eğer, temiz hava sahası için kampanya düzenleyen küçük kız çocuklarını saçlarından asmaz mıydım ben?
her yağmur yağdığında ciğerlerim sökülüp, sinüzitim arttığında, 4 saatlik bir nöbet cenaze gibi yanımda dururken anasını bellemez miydim ben, tüm fidelerin!!!
yapardım hepsini ama bilmiyordum bunları. yoksa, ana maddesi ağaç olan paradan bile kağıt denen katığı kaldırıp attıracak kadar gerçek bir deli olurdum. sadece tuvalet kağıdı için gerek kalırdı ağaçlara. gerisi boş..
bilmiyordum işte..
noktalama işaretleri
edebi litaratürden kaldırılmalı daha geçen gece bir beş nöbetindeyken düşündüğümde karar verdim bu yargıya kaldırılmalı dedim liataratürden her şeyin kolayına alışmış asalaklara bir ceza niyetine sökülüp alınmalı noktalar virgiller ünlemler sökülüp alınmalı ki biraz daha zorlanmalı insanların beyni kendi dar algılarına sıkışıp kalmış yığınlar bir kereliğine gerçekten zor olduğuna karar vermeli hayatın zor olduğuna karar verip de ona göre gardını almalı daha geçen gece düşündüm bunları öncesinde el parmaklarımı hissetmeyecek kadar üşütüp de nöbete götürdüğüm 8 sigarayı dört saatte yediğimde içtiğimde değil yediğimde aklıma geldi tüm bunlar gündelik hayattaki konuşma dilinde nefesimiz yetmediği için verdiğimiz aralar verilmemeli askeri sistemin tek hedefi olan her hangi bir askerden maksimum fayda sağlama gözü açıklılığı yazım dili için de kullanılmalı hatta konuşma dili için de böyle olduğu taktirde daha çok yaşanmışlık eklenebilirdi edebiyat dünyasına ya da normal hayata böyle olduğu taktirde daha net ve kararlı adımlar atılablirdi her hangi bir yazıyı okuyan her hangi birisi okuduğu yazıyı dönüp dönüp defalarca okuyup daha farklı bir tat ve keyif yakalayabilirdi böyle yaparak o insanın gerçek kişiliğine ve içine inebilirdi ineceği yerin merdiveni ise noktalama işaretleri kullanılmayan bir boşluk olurdu boşluktan başlayıp boşlukta son bulan bir yazı oğuz atayın tutunamayanlarda denediği gibi selim ışıkın elli altmış sayfada denediği gibi denenip de geçerliliği ıspatlansın diye geçen gece düşündüm bunu yanımdaki bitlisli kürt çocuk kürt türkücü diyarın bitana be türküsünü söyleyip de beni ağlattığında yanımdaki bitlisli kürt çocuk pkkya ana avrat düz giderken aklıma geldi tüm bunlar iki adım ötemdeki g 3üme yan yan bakarken askerde kendimi öldürmeden sivil hayata geçersem eğer kendi omuzlarıma üçer adet yıldız dövmesi yaptırıp kendimi onurlandıracağım için hatta kendime mareşallik ünvanı vermeyi düşünürken aklıma geldi güçlü anlatımın noktalardan virgüllerden ya da kesme işaretinden bağımsız olduğunu herkese ıspat etme gerekliliğini aklıma getirirken aklımı ise çok uzaklardan geri getirip de beynime geri sokmaya çalışırken aklıma geldi işte geldiği gibi gitmedi durdu yerinde şimdi ise karşınızda
kürt
yüzbinlercesi askeriyenin temel taşı olan erlik statüsünü dolduran insanların ırkı. onlarca yıl ırk olarak bile sayılmadılar gel ki kendi ülkelerinde.. üzerlerinde hücum yelekleri, ellerinde g-3'lerle vatanı korumaya gittiklerinde anladım her birinin, bu ülkeyi sevdiğini varsayan ibne ülkücülerden daha değerli olduklarını..
tim komutanı olarak başında nöbete çıktığım, çelik kuleden sınırı koruğumuz, ahmet kaya'nın askerliğini yaptığının varsayıldığı mevziye elli metre uzaklıktan ahmet kaya'nın şafak türküsü'nü beraber söylediğimiz her kürt çocuğuyla sırdaş oldum. hayatımı anlattım. hayatlarını anlattılar..
hep "abi" dediler bana. ya da "hocam." geldikleri toprakların kanunları dinleriyle yaşıt. geldikleri toprakların dilinde her kelimenin sonuna, her cümlenin sonuna "dır, dir" eklerini ekleyip de tanım yapma zorunluluğunu hissediyorlar. bu yüzden çırpınıyorlar. bu yüzden canları yanıyor..
acımasızlıkları çektikleri acılardan kaynaklı. bu durum benim midemi bulandırsa da şafak alıyorum teskerecilerinden bile. beraber sigara patlatıyoruz karakolun bahçesinde. külotçu yalaka ibnelere küfrediyoruz. pkk'ya sövüyoruz son ses. kaçakçı götverenlere. "bana kürtçe öğretin" diyorum her birine. hangi cümleyi ilk öğrenmeyi istediğimi sorduklarında "aşk" diyorum..
gülüyorlar.. onlar da biliyor ki bir yabanci dilde ilk öğrenilen kelime küfürdür. "gülme lan" diyorum her birine. "küfürleri biliyorum.." bu kez kahkahalarla gülüyorlar.. gözleri içe göçük hayatları gibi.
bedenleri dar vücutlarına.. bozuk gramerlerle mükemmel cümleler kuruyorlar.. bir çoğu türk askerlerden daha cesur.. bu yüzden korkmuyorlar hiçbir şeyden.. savaşın içine doğmuş, savaşı yaşıyorlar.. sırf bu yüzden g-3 oyuncak gibi geliyor onlara. uykusuzluk ise öylesine bir angarya..
yine de şafak sayıyorlar. nöbet tutuyorlar.. "abi" diyorlar arada bir. güvendiklerine. "askerlik paralı olsaydı keşke. paramız bitti."
içim acıyor. nöbet yerine getirdiğim 8 sigaranın dördünü yanımdaki bir kürt çocuğuna veriyorum. beraber içiyoruz. isimleri müthiş; azat, zaman, garbi, falay, agit, cuma...
"ne güzel isimleriniz var" diyorum.. dalga geçtiğimi sanıyorlar. karakolda hepimiz için mangal partisi organizasyonu yapmak istediğimde, para vermeyen diğer askerlerden parayı onlar alıyorlar...
hep küfrediyorlar ama. her yerde. her an ve her salise. bir başkasının ardından ana-avrat küfreden bir ibnenin üzerine yürüyecek kadar onurlular. daha kaybetmedikleri insanlıkları var.. asla da kaybetmeyecek gibi duruyorlar. en aşağı bir yüz yıl mücadele edecekler. teknoloji ile aralarında koca bir ekonomi var.
kız arkadaşları yok. çünkü bir çoğu evli.. karıları var. eşleri değil. karıları. doğdukları topraklarda kadın kelimesi yok çünkü. sözlükleri farklı. sözcükleri farklı. yine de ölümüne dinliyorlar beni. bir akşam üstü karakolun arka tarafında kürtçe bi türküyü piç etmeden söylemeye çalışırken ben.. alkışlıyorlar birden. türküyü bitirdiğimde. hoşlarına gidiyor onları kabullenmem. keşkelerini görebiliyorum bakışlarında.. maç izlerken beraber küfrediyoruz hakeme.. asker ajandalarına aynı cümleyle başlıyorlar;,
"bana kalbin kadar bu temiz sayfayı..."
kalpleri temiz çünkü. fazla kirlenmemiş. fazla kirlenmeyecek de.. kötü olan her şeyden nefret ediyorlar. kendi illerinde gerçekleşen illegal gösteri haberleri çıktığında susuyorlar. tanıdık birini arıyorlar belki.. bilmiyorum.. dışarı çıkıp da sigara içtiğimizde suskunluk hakim oluyor. ay ışığı ise savcı.. bu dava bitmez. onlar da biliyorlar.. bu kavga bitmez. onlar da biliyorlar. bu yüzden dayanıklılar çünkü..
taş gibiler. taş kalpli babalarin büyüttüğü taş gibi adamlar...
karakoldaki en zor nöbet yerlerine onlar gidiyor. ben seviyorum her birini. cümlerinin sonuna tanım içeren "dir, dır" eki ekleyen her birini. galatasaray'ı ölümüne sevenleri.. fenere tapanları.. kara kartalları... türk bayrağına bakarken "ne güzel bir bayraktır bu" diyen diyarbakırlı azat'ı.. gece şafak atmaya yaklaşırken "bu ülke her şeyiyle güzel" diyen tuncelili zaman'ı...
hepsini..
tim komutanı olarak başında nöbete çıktığım, çelik kuleden sınırı koruğumuz, ahmet kaya'nın askerliğini yaptığının varsayıldığı mevziye elli metre uzaklıktan ahmet kaya'nın şafak türküsü'nü beraber söylediğimiz her kürt çocuğuyla sırdaş oldum. hayatımı anlattım. hayatlarını anlattılar..
hep "abi" dediler bana. ya da "hocam." geldikleri toprakların kanunları dinleriyle yaşıt. geldikleri toprakların dilinde her kelimenin sonuna, her cümlenin sonuna "dır, dir" eklerini ekleyip de tanım yapma zorunluluğunu hissediyorlar. bu yüzden çırpınıyorlar. bu yüzden canları yanıyor..
acımasızlıkları çektikleri acılardan kaynaklı. bu durum benim midemi bulandırsa da şafak alıyorum teskerecilerinden bile. beraber sigara patlatıyoruz karakolun bahçesinde. külotçu yalaka ibnelere küfrediyoruz. pkk'ya sövüyoruz son ses. kaçakçı götverenlere. "bana kürtçe öğretin" diyorum her birine. hangi cümleyi ilk öğrenmeyi istediğimi sorduklarında "aşk" diyorum..
gülüyorlar.. onlar da biliyor ki bir yabanci dilde ilk öğrenilen kelime küfürdür. "gülme lan" diyorum her birine. "küfürleri biliyorum.." bu kez kahkahalarla gülüyorlar.. gözleri içe göçük hayatları gibi.
bedenleri dar vücutlarına.. bozuk gramerlerle mükemmel cümleler kuruyorlar.. bir çoğu türk askerlerden daha cesur.. bu yüzden korkmuyorlar hiçbir şeyden.. savaşın içine doğmuş, savaşı yaşıyorlar.. sırf bu yüzden g-3 oyuncak gibi geliyor onlara. uykusuzluk ise öylesine bir angarya..
yine de şafak sayıyorlar. nöbet tutuyorlar.. "abi" diyorlar arada bir. güvendiklerine. "askerlik paralı olsaydı keşke. paramız bitti."
içim acıyor. nöbet yerine getirdiğim 8 sigaranın dördünü yanımdaki bir kürt çocuğuna veriyorum. beraber içiyoruz. isimleri müthiş; azat, zaman, garbi, falay, agit, cuma...
"ne güzel isimleriniz var" diyorum.. dalga geçtiğimi sanıyorlar. karakolda hepimiz için mangal partisi organizasyonu yapmak istediğimde, para vermeyen diğer askerlerden parayı onlar alıyorlar...
hep küfrediyorlar ama. her yerde. her an ve her salise. bir başkasının ardından ana-avrat küfreden bir ibnenin üzerine yürüyecek kadar onurlular. daha kaybetmedikleri insanlıkları var.. asla da kaybetmeyecek gibi duruyorlar. en aşağı bir yüz yıl mücadele edecekler. teknoloji ile aralarında koca bir ekonomi var.
kız arkadaşları yok. çünkü bir çoğu evli.. karıları var. eşleri değil. karıları. doğdukları topraklarda kadın kelimesi yok çünkü. sözlükleri farklı. sözcükleri farklı. yine de ölümüne dinliyorlar beni. bir akşam üstü karakolun arka tarafında kürtçe bi türküyü piç etmeden söylemeye çalışırken ben.. alkışlıyorlar birden. türküyü bitirdiğimde. hoşlarına gidiyor onları kabullenmem. keşkelerini görebiliyorum bakışlarında.. maç izlerken beraber küfrediyoruz hakeme.. asker ajandalarına aynı cümleyle başlıyorlar;,
"bana kalbin kadar bu temiz sayfayı..."
kalpleri temiz çünkü. fazla kirlenmemiş. fazla kirlenmeyecek de.. kötü olan her şeyden nefret ediyorlar. kendi illerinde gerçekleşen illegal gösteri haberleri çıktığında susuyorlar. tanıdık birini arıyorlar belki.. bilmiyorum.. dışarı çıkıp da sigara içtiğimizde suskunluk hakim oluyor. ay ışığı ise savcı.. bu dava bitmez. onlar da biliyorlar.. bu kavga bitmez. onlar da biliyorlar. bu yüzden dayanıklılar çünkü..
taş gibiler. taş kalpli babalarin büyüttüğü taş gibi adamlar...
karakoldaki en zor nöbet yerlerine onlar gidiyor. ben seviyorum her birini. cümlerinin sonuna tanım içeren "dir, dır" eki ekleyen her birini. galatasaray'ı ölümüne sevenleri.. fenere tapanları.. kara kartalları... türk bayrağına bakarken "ne güzel bir bayraktır bu" diyen diyarbakırlı azat'ı.. gece şafak atmaya yaklaşırken "bu ülke her şeyiyle güzel" diyen tuncelili zaman'ı...
hepsini..
zaman
geçiyor.. içimden.. geçiyorum.. içiden.. ta ayak tırnaklarımdan başlayıp da saç uçlarıma kadar hissediyorum kendisini bu günlerde.. saniye saniye değil. salise salise değil. gram gram. katre katre. santim santim..
değişti kavramlarımın yeri.. gerçek bir erkek oluyorum sanırım artık.. içerimdeki tüm kadınları tek tek darağacına çekiyorum yaşadığım şehirden binlerce kilometre ötede. zorunlu askerlik görevimi gerçekleştirirken..
annemi bile çok-az arıyorum nöbet dönüşlerinde. her ne kadar koğuştaki yatağımın ayak ucunda "ailenizi sık sık arayın, onları merakta bırakmayın" mivalinde bir emir cümleciği olsa da ben uymuyorum bu emire..
çile çeken keşişler gibi canımı acıtmak için elimden geleni ardıma koymuyorum. tıraş olmuyorum çoğu sabah. karakol komutanımız olacak 7 aylık, 23 yaşındaki çocuk delirsin diye. gelip de yüzüme bir santimlik mesafeden bağırsın diye.. 45 askerin içerisinde beni süründürsün diye. bana ceza olarak ekstradan 4 saatlik yakın emniyet yani amt öbeti tuttursun diye.
karakolun tüm fayanslarını bana saydırsın, tuvaleti 10 dakikada bir paspalatsın diye.. yatağıma sadece uyumak için geçeyim diye. o da günde 3 saat. bilemedin dört.. ötesi yok.. gemişimi düşünmeyeyim diye.. . neyse ki sivilden yedeklemişim uykularımı.. şişirmişim gözlerimin altını..
artık yorgunluk, midem ya da kalbim gibi bir organım oldu.. "nasılsın asker?" diye sorsa albay, "yorgunum komutanım" diyecek kadar yoruyorum kendimi. yorduruyorum. "bir sıkıntın var mı?" diye soracak olsa karakol komutanım olacak çocuk, "yorgunum" derim...
artık bilinçli deliliğim. bilinçsiz akıllılığım.. gün saymıyorum. şafak kağıdımla geçen gün kıçımı sildim, kantinde selpak kalmamıştı..
neyse işte.. bu aralar içindeyim zamanın. ya da o benim içimde. bilmiyorum. geçiyorum ya
değişti kavramlarımın yeri.. gerçek bir erkek oluyorum sanırım artık.. içerimdeki tüm kadınları tek tek darağacına çekiyorum yaşadığım şehirden binlerce kilometre ötede. zorunlu askerlik görevimi gerçekleştirirken..
annemi bile çok-az arıyorum nöbet dönüşlerinde. her ne kadar koğuştaki yatağımın ayak ucunda "ailenizi sık sık arayın, onları merakta bırakmayın" mivalinde bir emir cümleciği olsa da ben uymuyorum bu emire..
çile çeken keşişler gibi canımı acıtmak için elimden geleni ardıma koymuyorum. tıraş olmuyorum çoğu sabah. karakol komutanımız olacak 7 aylık, 23 yaşındaki çocuk delirsin diye. gelip de yüzüme bir santimlik mesafeden bağırsın diye.. 45 askerin içerisinde beni süründürsün diye. bana ceza olarak ekstradan 4 saatlik yakın emniyet yani amt öbeti tuttursun diye.
karakolun tüm fayanslarını bana saydırsın, tuvaleti 10 dakikada bir paspalatsın diye.. yatağıma sadece uyumak için geçeyim diye. o da günde 3 saat. bilemedin dört.. ötesi yok.. gemişimi düşünmeyeyim diye.. . neyse ki sivilden yedeklemişim uykularımı.. şişirmişim gözlerimin altını..
artık yorgunluk, midem ya da kalbim gibi bir organım oldu.. "nasılsın asker?" diye sorsa albay, "yorgunum komutanım" diyecek kadar yoruyorum kendimi. yorduruyorum. "bir sıkıntın var mı?" diye soracak olsa karakol komutanım olacak çocuk, "yorgunum" derim...
artık bilinçli deliliğim. bilinçsiz akıllılığım.. gün saymıyorum. şafak kağıdımla geçen gün kıçımı sildim, kantinde selpak kalmamıştı..
neyse işte.. bu aralar içindeyim zamanın. ya da o benim içimde. bilmiyorum. geçiyorum ya
sigara
benim için zamnın kendisi.. yakıyorum. her yakışımda askerliğimden en aşağı 5 dakika geçiyor. sırf bu yüzden askerliğimin kalanında ağzımda sigarayla uyuyabilirim.. yemek yiyip, banyo yapabilirimm.. sırf benim için beş dakikaya eş değer olduğu için.
sol elimden düşmüyor bugünlerde. neredeyse sol elimin altıncı parmağı oldu. her yerde içiyorum. koğuşta, tuvlette, banyoda, askeri gazinoda... yasak olan ya da olmayan her yerde. "askerlik" dendiği an "amına koyim" dedikten sonra anlatacak tek bir anım olmadığında söyleyeceğim tek kelime. hatta söylemem bile gerek yok, yanan sigaramı göstermem yeterli..
içmiyorum kendisini. yiyorum.. markası farketmiyor. askeri gazinonun kantininde hangisini bulursam yakıyorum. sigara içen hangi askeri görürsem ekliyorum;
"yapıştır!!"
o da yapıştırıyor. bugünlerde ömrümü bir dal sigarayla hayata bağlıyorum.
sol elimden düşmüyor bugünlerde. neredeyse sol elimin altıncı parmağı oldu. her yerde içiyorum. koğuşta, tuvlette, banyoda, askeri gazinoda... yasak olan ya da olmayan her yerde. "askerlik" dendiği an "amına koyim" dedikten sonra anlatacak tek bir anım olmadığında söyleyeceğim tek kelime. hatta söylemem bile gerek yok, yanan sigaramı göstermem yeterli..
içmiyorum kendisini. yiyorum.. markası farketmiyor. askeri gazinonun kantininde hangisini bulursam yakıyorum. sigara içen hangi askeri görürsem ekliyorum;
"yapıştır!!"
o da yapıştırıyor. bugünlerde ömrümü bir dal sigarayla hayata bağlıyorum.
9 Ocak 2010 Cumartesi
erkek çocuk
daha dün gördüm birisini. yemin töreni öncesi bizim bölükteki 35'lik gökhan abimizin oğlunu. ismi efe.. malum, isimden anlaşılacağı üzere egeli. doğum yeri izmir. fakat kütüğü asla değişmeyecek; erzurum..
dün gördüm efe'yi. simsiyah gözleri de geleceği gibi simsiyah geldi bana. üzerimizdeki kamuflajlarla ona nasıl göründüğümüzü merak ettim. gökhan abi efe'yi öpüp koklarken ben 2 metre öteden izledim. yaklaşık bir aydır ilk defa sivil insan gören onlarca asker yığıldı efe'nin başına. efe de ağladı. o ara babası, "arkasına geçmeyin. huzursuz oluyor" dedi.
herkes ön tarafa geçti. efe de öylece baktı millete. elini öptü bir kaç kişi. diğer bir kaçı hemen uyardı; "bir aydır banyo yapmıyorsun lan. öpme çocuğu. mikrop kaptıracaksın.."
güldüler bu duruma. ben gülemedim. inanın gülemedim. içler acısı bir durumdu bu. içerimizin pisliği bedenimize taşınmıştı.
dün gördük efe'yi. babası, çektiği sıkıntılardan ötürü efe'yi türkiye cumhuriyeti vatandaşı yapmayacağından bahsetti. sırf zorunlu askerlik yapmaması için. ben de "istersen dünya vatandaşlığından çıkar" dedim. "boşu boşuna acı çekmesin.."
millet yine güldü. gıkımı çıkarmadım ben. efe de çıkarmadı. bir ara göz göze geldik efe'yle. sırf boyu bir metrenin altında diye efe'ye bel bağlayan onlarca, hatta milyonlarca insanın varolduğu bu yaratılışta, sırf bir buçuk yaşında diye efe'ye özenen onlarca askerin içerisinde göz göze geldik. ve gözlerimle anlattım efe'ye. sol elimdeki sigarayı yiyerek;
"bir an önce büyü ve gel efe. ben de siktir olup gideyim buradan.. bir an önce. başarabilirsen iki saat sonra. hatta benim yerime sen yemin et. benim yerime sen bağır. bir an önce efe. büyü ve gel. bir an önce. bu bir emirdir!.."
dün gördüm efe'yi. simsiyah gözleri de geleceği gibi simsiyah geldi bana. üzerimizdeki kamuflajlarla ona nasıl göründüğümüzü merak ettim. gökhan abi efe'yi öpüp koklarken ben 2 metre öteden izledim. yaklaşık bir aydır ilk defa sivil insan gören onlarca asker yığıldı efe'nin başına. efe de ağladı. o ara babası, "arkasına geçmeyin. huzursuz oluyor" dedi.
herkes ön tarafa geçti. efe de öylece baktı millete. elini öptü bir kaç kişi. diğer bir kaçı hemen uyardı; "bir aydır banyo yapmıyorsun lan. öpme çocuğu. mikrop kaptıracaksın.."
güldüler bu duruma. ben gülemedim. inanın gülemedim. içler acısı bir durumdu bu. içerimizin pisliği bedenimize taşınmıştı.
dün gördük efe'yi. babası, çektiği sıkıntılardan ötürü efe'yi türkiye cumhuriyeti vatandaşı yapmayacağından bahsetti. sırf zorunlu askerlik yapmaması için. ben de "istersen dünya vatandaşlığından çıkar" dedim. "boşu boşuna acı çekmesin.."
millet yine güldü. gıkımı çıkarmadım ben. efe de çıkarmadı. bir ara göz göze geldik efe'yle. sırf boyu bir metrenin altında diye efe'ye bel bağlayan onlarca, hatta milyonlarca insanın varolduğu bu yaratılışta, sırf bir buçuk yaşında diye efe'ye özenen onlarca askerin içerisinde göz göze geldik. ve gözlerimle anlattım efe'ye. sol elimdeki sigarayı yiyerek;
"bir an önce büyü ve gel efe. ben de siktir olup gideyim buradan.. bir an önce. başarabilirsen iki saat sonra. hatta benim yerime sen yemin et. benim yerime sen bağır. bir an önce efe. büyü ve gel. bir an önce. bu bir emirdir!.."
rastlantı
üzerine basit bir manayı yapıştıramadığım, daha doğrusu basit bir tanımı yakıştıramadığım olgu.. tanrısallık boyutu ise umrumda değil. yine de iki insanın evrende karşılaşması o kadar ütopik geliyor ki bana. ve o insanların bir şekilde birbirilerinden etkileşimi, paylaşım içerisine girmeleri..
fazlasıyla mucizevi ve ütopik. hep ben algılarımı sonuna kadar açık tutma aptallığına büründüğümden mi yoksa başkalarının algılarını ne kadar açtığını bilemediğimden mi bilmem ama bana fazlasıyla sofistike gelir bu olgu. bu yüzden de basit bir şekilde "tesadüftü oldu." veya, "rastlantıydı geçip gitti" diyemiyorum hiçbir şeye.
zira bir çok güzelliğe basit şekilde rastlanmayacağını bilecek kadar ben de süzdüm hayatı. yeri geldi yaşadım. yeri geldi uzaktan izledim. ben de nefesimi bıraktım. ben de nefesimi tuttum..
bir şekilde bu olguya ulvi anlamlar yükledim. bir şekilde kendisini aşan tanımlar.. bu yüzden sığ bir şekilde ele alıp da yere bırakamadım..
öylece tuttum avuçlarımda. askeri birliklerde ceza alan bir askerin elindeki g-3 silahını saatlerce göğüs hizasında dik tutması gibi. ağırlığı 5 kilogram olan silahın dakikalar hatta saatler sonra tonlar çekmesi gibi.
ben de öylece tuttum. 30 yıldır. şimdi ağırlığı dayanılamayacak kadar fazla. bileklerimdeki güç bitmek üzere. bu eylemde başarısız olmamam için ya bu düşünsel ceza bitmeli. ya da benim hayat adındaki zorunlu görevim..
fazlasıyla mucizevi ve ütopik. hep ben algılarımı sonuna kadar açık tutma aptallığına büründüğümden mi yoksa başkalarının algılarını ne kadar açtığını bilemediğimden mi bilmem ama bana fazlasıyla sofistike gelir bu olgu. bu yüzden de basit bir şekilde "tesadüftü oldu." veya, "rastlantıydı geçip gitti" diyemiyorum hiçbir şeye.
zira bir çok güzelliğe basit şekilde rastlanmayacağını bilecek kadar ben de süzdüm hayatı. yeri geldi yaşadım. yeri geldi uzaktan izledim. ben de nefesimi bıraktım. ben de nefesimi tuttum..
bir şekilde bu olguya ulvi anlamlar yükledim. bir şekilde kendisini aşan tanımlar.. bu yüzden sığ bir şekilde ele alıp da yere bırakamadım..
öylece tuttum avuçlarımda. askeri birliklerde ceza alan bir askerin elindeki g-3 silahını saatlerce göğüs hizasında dik tutması gibi. ağırlığı 5 kilogram olan silahın dakikalar hatta saatler sonra tonlar çekmesi gibi.
ben de öylece tuttum. 30 yıldır. şimdi ağırlığı dayanılamayacak kadar fazla. bileklerimdeki güç bitmek üzere. bu eylemde başarısız olmamam için ya bu düşünsel ceza bitmeli. ya da benim hayat adındaki zorunlu görevim..
birisini gerçekten sevmek
kalmasını sağlamaktır..
çünkü kalmak güçtür. hele ki arada kötü sözler söylenmiş, kötü tavırlar sergilenmişse.. zor olan kalmaktır. bir sevginin her şeyin üzerini örtebileceğini, her türlü kötülüğü yok edebileceğini ıspat etme cesaretidir..
gel ki insanların bir çoğu sevgiyi, sevip de kavuşamamak olarak algıladığı için bu durumun gerçekliğini ancak ve ancak sevip de kavuşanlara anlatabilir bir insan.. yoksa diğer türlü kendi inandırıcılığını kaybeder. gerisi? olmaz..
ben birisine tapacağım ve o gidecek. gitmemesi için elimden geleni yaparım. gerekirse susarım gerekirse haykırırım. ama ne yapar ne eder onu yanımda tutarım. benimle aynı yatakta uyuyup da milyarlarca düşünsel uzaklıklarda olsa bile..
nefesini hissederim nefesimde. tenini tenimde. bazıları anlamaz bunu. bir sevgiye bağımlılığın, sevgiliye bağımlılığın manasını bilmeyenler anlayamazlar tabi ki bunu..
onlar kendi açılarından düşünürler. çırılçıplak uyumanın tadını bilmeyen bir kadın veya erkek nasıl bilsin ki beraber olmanın hazzını. keyfini. mucizeviliğini. nereden bilebilir ki?
kolay olanı seçer o. bırak. ve gitsin!
bırakılsa bile sen bırakmıyorsun. ve inan bana o da gitmiyor..
her iki taraf da biribiriyle karşılaşmadan önce yaşadığı siktiriboktan hayatına kaldığı yerden devam ediyor..
ha bu arada, gerçekten sevmek nedir? sevmek, sevmektir. gerçekliği ya da yalanlığı kalbinde hissettiğinle ölçülür.
çünkü kalmak güçtür. hele ki arada kötü sözler söylenmiş, kötü tavırlar sergilenmişse.. zor olan kalmaktır. bir sevginin her şeyin üzerini örtebileceğini, her türlü kötülüğü yok edebileceğini ıspat etme cesaretidir..
gel ki insanların bir çoğu sevgiyi, sevip de kavuşamamak olarak algıladığı için bu durumun gerçekliğini ancak ve ancak sevip de kavuşanlara anlatabilir bir insan.. yoksa diğer türlü kendi inandırıcılığını kaybeder. gerisi? olmaz..
ben birisine tapacağım ve o gidecek. gitmemesi için elimden geleni yaparım. gerekirse susarım gerekirse haykırırım. ama ne yapar ne eder onu yanımda tutarım. benimle aynı yatakta uyuyup da milyarlarca düşünsel uzaklıklarda olsa bile..
nefesini hissederim nefesimde. tenini tenimde. bazıları anlamaz bunu. bir sevgiye bağımlılığın, sevgiliye bağımlılığın manasını bilmeyenler anlayamazlar tabi ki bunu..
onlar kendi açılarından düşünürler. çırılçıplak uyumanın tadını bilmeyen bir kadın veya erkek nasıl bilsin ki beraber olmanın hazzını. keyfini. mucizeviliğini. nereden bilebilir ki?
kolay olanı seçer o. bırak. ve gitsin!
bırakılsa bile sen bırakmıyorsun. ve inan bana o da gitmiyor..
her iki taraf da biribiriyle karşılaşmadan önce yaşadığı siktiriboktan hayatına kaldığı yerden devam ediyor..
ha bu arada, gerçekten sevmek nedir? sevmek, sevmektir. gerçekliği ya da yalanlığı kalbinde hissettiğinle ölçülür.
kendini yaşlı hissetmek
yaşanmışlıkla ilgilidir. ya da yaşanmamışlıkla.. bilmiyorum. bilmek de istemiyorum açıkçası.. çünkü "bildiğiniz her şeyi nizamiye kapısının dışında bırakın" dedi rütbeliler. yaklaşık bir ay önce. ben de bıraktım. yalan söylüyorum. bırakmak bile istemedim. ne okduğum her hangi bir kitaptaki sevdiğim bir cümle çıktı zihnimden ne de çok sevdiğim bir filmdeki çok sevdiğmi bir sahne. hiçbirisi çıkmadı içimden. belki bir kaç gece rüyamda bile askerdim. ama ötesi boş. ötesi hikaye. ve benim karnım tok hikayelere. belki masal olsaydı, uykusuzluk çektiğim gecelerde birisi okusun isterdim. o da belki...
bazıları hayata yaşlı gelir. kişinin ruhunun ve kavramları algışlayışının ağırlığının yaşlılık olarak algılanmasından bahsetmiyorum. o kadar sofistike olacağına inanmıyorum insanın..
bazıları diyorum işte. bazıları yaşlı gelir dünyaya. güney doğu anadolu bölgesinde kadın olarak doğar kızlar mesela. ve göğüslerinden önce kaderleri çıkar. kalçalarından önce de geleceklerinin belirginleştiği gibi.
milliyetçiliğin bir din olduğu bu topraklarda da her erkek çocuk asker doğar. penisinden önce ruhu erekte olur. ve kavgalarla büyür. büyütülür. bıyıklarından önce de bir çoğunun sırtı terler. selpak satarlar. kırmızı ışıkta bekleyen arabaların camlarını silerler. bir çoğu ya ezilir. ya da sakat kalır.
bazıları hayata yaşlı gelir. bazılarının ise asla ve asla yaşlanmadığı gibi.
işte o büyümeyenleri istiyorum ben. asla yaşlanmayacakları!! sürünürken askerde. 9 ay annelerinin rahminde taşıyıp, askere gelmelerine yakında babalarının içinde saklanan zengin piçlerini.
9 ay annelerinin rahminde taşıyıp hayatları boyunca da babalarının sırtında yaşayan kadın müsveddelerini. işte onları istiyorum ben. yüzlerine yakışan yaşlılık emaralerini kasaturamla atmak için!..
bazıları hayata yaşlı gelir. kişinin ruhunun ve kavramları algışlayışının ağırlığının yaşlılık olarak algılanmasından bahsetmiyorum. o kadar sofistike olacağına inanmıyorum insanın..
bazıları diyorum işte. bazıları yaşlı gelir dünyaya. güney doğu anadolu bölgesinde kadın olarak doğar kızlar mesela. ve göğüslerinden önce kaderleri çıkar. kalçalarından önce de geleceklerinin belirginleştiği gibi.
milliyetçiliğin bir din olduğu bu topraklarda da her erkek çocuk asker doğar. penisinden önce ruhu erekte olur. ve kavgalarla büyür. büyütülür. bıyıklarından önce de bir çoğunun sırtı terler. selpak satarlar. kırmızı ışıkta bekleyen arabaların camlarını silerler. bir çoğu ya ezilir. ya da sakat kalır.
bazıları hayata yaşlı gelir. bazılarının ise asla ve asla yaşlanmadığı gibi.
işte o büyümeyenleri istiyorum ben. asla yaşlanmayacakları!! sürünürken askerde. 9 ay annelerinin rahminde taşıyıp, askere gelmelerine yakında babalarının içinde saklanan zengin piçlerini.
9 ay annelerinin rahminde taşıyıp hayatları boyunca da babalarının sırtında yaşayan kadın müsveddelerini. işte onları istiyorum ben. yüzlerine yakışan yaşlılık emaralerini kasaturamla atmak için!..
çarşı izni
erkek egemen toplumun erkekliğini unutturmak için ant içtikleri askerlere biçtikleri kefen. ağızlarına çalınan bir parmak bal..
imkanları kısıtlı veya az gelişmiş bir yerleşim birimindeyseniz bu çarşı izni pek de bir şey ifade etmez. devlet dairesi mantığıyla işleyen, sabah 8 aşkşam 5 mantığıyla çalışılan askeriyede çarşı izni pek de ehemmiyetsizdir. en fazla dışarı çıkan asker güzel bir yemek yer. görüşebileceği insanlarla rahatça görüşürüz. sevişebilirse sevişir..
hafta sonları sabahın köründe ana caddelerde dolaşan ne idüğü belirsiz tipler görürseniz bilin ki onların hepsi delidir. onların hepsi aylardır üzerlerine geçirilmiş üniformaları kişilikleri sanan ucubelerdir.
hafta sonları küfrede küfrede konuşarak yanınızdan geçen, sabahın 9 unda pizza yiyen aptallar görürseniz bilin ki onlar askerdir. ve sizin daha yeni başlayacağınız hayata aylardır sizden ve herkesten 3'er, 4'er saat erken başlamışlardır..
bu erken başlayış, hayatı tümüyle sırtlanmak zor geliyordur ruhlarına. zor geldiği için de kendilerini asıyorlar. askerlikten yırtmak için kollarını kırıyorlar g-3'lerle. ranzadan aşağı bırakıyorlar bedenlerini. o askerler işte. onlar, artık kayışını koparmış pantolondan sarkan birer penistirler. çarşı izni ise onların açık fermuarı. ama artık içeri sokulmaz o penis. sokulsa da tahriş edilir.. hepsi bu.
imkanları kısıtlı veya az gelişmiş bir yerleşim birimindeyseniz bu çarşı izni pek de bir şey ifade etmez. devlet dairesi mantığıyla işleyen, sabah 8 aşkşam 5 mantığıyla çalışılan askeriyede çarşı izni pek de ehemmiyetsizdir. en fazla dışarı çıkan asker güzel bir yemek yer. görüşebileceği insanlarla rahatça görüşürüz. sevişebilirse sevişir..
hafta sonları sabahın köründe ana caddelerde dolaşan ne idüğü belirsiz tipler görürseniz bilin ki onların hepsi delidir. onların hepsi aylardır üzerlerine geçirilmiş üniformaları kişilikleri sanan ucubelerdir.
hafta sonları küfrede küfrede konuşarak yanınızdan geçen, sabahın 9 unda pizza yiyen aptallar görürseniz bilin ki onlar askerdir. ve sizin daha yeni başlayacağınız hayata aylardır sizden ve herkesten 3'er, 4'er saat erken başlamışlardır..
bu erken başlayış, hayatı tümüyle sırtlanmak zor geliyordur ruhlarına. zor geldiği için de kendilerini asıyorlar. askerlikten yırtmak için kollarını kırıyorlar g-3'lerle. ranzadan aşağı bırakıyorlar bedenlerini. o askerler işte. onlar, artık kayışını koparmış pantolondan sarkan birer penistirler. çarşı izni ise onların açık fermuarı. ama artık içeri sokulmaz o penis. sokulsa da tahriş edilir.. hepsi bu.
uykusuzluk
günlerdir çekiyorum. hatta aylardır.. tüm iliklerimde hissediyorum.. ayrıştırıyor. ayırıyor. gerçeği yalandan. yalanı gerçekten. geceyi gündüzden. gündüzü geceden.. bedenimi ruhumdan. ruhumu ise bedenimden..
aylardır yaşıyorum. özellikle son bir aydır iliklerimde hissediyorum. damarlarımda dolaşıyor. kan değil. uykusuzluk.. son bir aydır gözlerimin kan çanağı olmasına, beynimin uğuldamasına neden oluyor..
daha dün öğleden sonra, yemin töreni için yanımdaki askerin belinden tutup, sol elimle bayrak ve masadaki g-3'ü kavrarken o masanın başında uyumamak için yırtındım durdum. daha dün yemin töereninden sonra tören alanında kıvrılıp kendimden geçmemek için o kadar çok çabaladım ki ter boşaldı bedenimden..
uykusuzluk..
karman çorman ediyor her şeyi. ayrıştırdığı yalan.. gerçek olansa geceyle gündüzü birbirine geçirdiği. siyahla beyazı.. sıcakla soğuğu.. ruhla bedeni. yalanla gerçeği...
tek bir mevsimi, tek bir rengi, tek bir zaman dilimini yaşıyorum. günlerdir. hatta aylardır. bu kadar kısıtlı bir cümbüş ise yoruyor zihnimi. boş zaman meşgalesi olarak göremediğim için uykuyu, bu uykusuzluk hali koparıyor beni..
sanki paramparça zihnim. beynim. organlarım. ben ise yer çekimsiz bir dünyada, parçalarımı toparlamaya çalışıyorum. kendimce. devlet büyüklerimden, komutanlarımdan habersiz!.. bir de annemden!
aylardır yaşıyorum. özellikle son bir aydır iliklerimde hissediyorum. damarlarımda dolaşıyor. kan değil. uykusuzluk.. son bir aydır gözlerimin kan çanağı olmasına, beynimin uğuldamasına neden oluyor..
daha dün öğleden sonra, yemin töreni için yanımdaki askerin belinden tutup, sol elimle bayrak ve masadaki g-3'ü kavrarken o masanın başında uyumamak için yırtındım durdum. daha dün yemin töereninden sonra tören alanında kıvrılıp kendimden geçmemek için o kadar çok çabaladım ki ter boşaldı bedenimden..
uykusuzluk..
karman çorman ediyor her şeyi. ayrıştırdığı yalan.. gerçek olansa geceyle gündüzü birbirine geçirdiği. siyahla beyazı.. sıcakla soğuğu.. ruhla bedeni. yalanla gerçeği...
tek bir mevsimi, tek bir rengi, tek bir zaman dilimini yaşıyorum. günlerdir. hatta aylardır. bu kadar kısıtlı bir cümbüş ise yoruyor zihnimi. boş zaman meşgalesi olarak göremediğim için uykuyu, bu uykusuzluk hali koparıyor beni..
sanki paramparça zihnim. beynim. organlarım. ben ise yer çekimsiz bir dünyada, parçalarımı toparlamaya çalışıyorum. kendimce. devlet büyüklerimden, komutanlarımdan habersiz!.. bir de annemden!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)